Alnında kocaman “BASTARD” yazan ve elinde “lütfen prensin gayri meşru çocuğu olduğumu hatırlatmadan söze girmeyiniz” yazılı bir tabelayla gezen adamın hikayesine devam ediyoruz.
Evet, piç kelimesini okumaktan başımıza ağrılar girdi yine.
İncelemeyi öncelikle spoilersız şekilde yazıp kişisel şikayetlerimden bahsedeceğim. Sonrasında süprizbozanı eklerken uyarı koyacağım. Daha uzun bir inceleme eklediğim zaman da yazımı güncelleyip alta sitemin linkini bırakacağım.
İki kitabını okuduktan, pek çok yorum izleyip dinledikten ve kendim de üzerine düşündükten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki Hobb’un en büyük problemi iyi bir hikaye anlatıcısı olmayıp kitaplarını ayrıntılarda boğması. Belki iyi bir editörle çalışsa ve hangi kısımların fazla uzadığını görüp ona göre düzenlese epey fayda edermiş. Tabii süreç nasıl gelişti bilmiyorum ve editör kontrolünden geçmiştir diye tahmin ediyorum ama sonuç yine de tatmin edici değil.
KİTAP ÇOK UZUN. Bu hikaye 680 sayfa etmez!
İlk kitapta da hikaye anlatımına dair eksiklik vardı ama daha kısa olduğundan okumak böyle bir işkenceye dönüşmüyordu. İlk başladığımda belki 250 sayfa gibi çok güzel aktı. Aksiyon, ilişkiler, planlar derken hem merak unsuru hem de detaylar yerindeydi. Ama ortalara varmadan son 100 sayfaya kadarki kısım hep aynı şeylerle ya da önemsiz bir sürü detaya boğulmuş bir döngüde dönüp durdu. En başta başlık çok yanıltıcıydı; SUİKASTLER NEREDE YAHU??
Yani var tabii de, bence çok yetersizdi.
Karakterlerde Patience ve Fool (Soytarı) dışında umursanmaya değecek kimse yoktu. Chade tam bir manipülatördü bana kalırsa ve o yaşlı deliden o kadar nefret ediyorum ki cidden elime geçirsem kabarcıklı adam görüldü diye kasabalıya linç ettirirdim. Bir de isimlerini vermeyeceğim saçma sapan bir aşk üçgeni eklemiş yazar. Ne gerek vardı?! Cidden soruyorum sevgili Robin: NE GEREK VARDI?! Aşkı yazamıyorsun zaten, just own it. Fitz’in ilişkisini okurken de sinir krizi geçirdim.
Şimdi daha önemlisini söylüyorum; KRALLIK NEDEN 3 ODA 1 SALON??
Dalga geçmiyorum. Dünya yaratımı o kadar yetersiz ki sanki 3 muhafız, bir tabur asker, 3 inek, 2 at ve bir tane de köpekleri var. Kral var ama var densin diye. Offf. O kadar sinirliyim ki.
Sakinleşerek en son şunu söyleyebilirim, bu puanı vermemin sebebi Fitz’in hikayesinin çıkış noktasını sevmem ve Hobb’un üslubunun ve anlatımının çok güzel ve bir noktaya kadar sürükleyici olması. Ama bunun dışında o kadar çok eksik var ki beni seriden soğuttu. Şu an 3. kitaptayım ama 70 sayfayı geçemedim. Zaten yorumlarına baktığımda herkes aynı şeyi söylüyor: AŞIRI UZUN. GEREKSİZ UZUN. FAZLA UZUN.
“Slice of life” denen bir yazım vardır belki bilirsiniz; hayatın içinden kesitler yansıtmak yani. Düz, sıradan, günlük şeyleri anlatmak. Ben de bazen bunu okumayı severim, normal hikaye anatomisinin yerine sakin bir şeyler okumak dinlendirir. Ama böyle yazmak risklidir çünkü okurun sıkılıp bıraktığı nokta her zaman ensenizdedir. Yani bence zor bir yazım çeşidi bu yüzden, içi bomboş bir metin olmamalı, öyle görünse bile.
İşte bu kitap ve belli ki üçlemenin sonuncusu da bu dertten mustarip. Ve yazarın diğer kitaplarında da bütün cevapları ve çözümleri en son bölümlere sıkıştırdığını öğrendiğimde yazarlığının başarısı ışıltısını kaybetti.
Yine de son sayfaların böğrüme taş gibi oturduğunu ve beni ağlattığını söylemem gerek. Puanımı başına ve sonuna verdim, her şeye rağmen okumaya değerdi.
*SPOİLER*
HOBB, neden yaptın bunu bize? *gözyaşlarını siler*
“You’re not dead, son. You’re not dead.” Ölmedin oğlum, ölmedin.
Kalbim paramparça bitirdim. Burrich’le baba oğul gibi oldular nerdeyse. Ama oraya gelene kadarki eleştirilerimin arkasındayım.
Fitz hani suikastçıydı? Kralın adamı olmak demek onun iki dudağı arasından çıkacakları yapmak mı demek sadece? Onun sağlığını ve krallığın bekasını korumak da demek değil mi? Regal ve Chade onu ilaçlarla uyuturken dışarıdan izlemek mi demek? Sadece Fitz de değil, neden kimse Regal’ i durdurmak için hiçbir şey yapmayıp aptal aptal izliyor? Okurken o kadar çıldırdım ki anlatamam. Fitz sen oradan oraya sürüklenmek için mi bu eğitimleri aldın yavrum?
Herkes sürekli her şeyin yok olmasını, satılmasını, paylaşılmasını, ölmesini izliyor sadece. Zaten krallık öyle küçük ki bir tane kasaba, kalenin içinde de yukarıda yazdığım gibi iki üç hayvan ve bir kaç görevli var. Hayvanlar da satılınca eski samanyolu dizileri draması gibi koskoca kraliçe kolyesini falan satıp yardım gönderiyor. ŞAKA MISINIZ?!
Regal zaten karikatür gibi dümdüz, anlamsızca kötüydü. Her sahnesi ilkokul çocukları gibi sataşıp laf atmak üzerine kuruluydu. Fitz’in saçına sakız yapıştırsa şaşırmazsınız o derece.
Beni bu kitaba başlatan sebep, Hobb’un karakterlerin derinliklerine odaklanan bir yazar olduğunu duymamdı. Yani dünya yaratımı yetersiz olsa da karakter gelişimi ve işlenmesi güzel dendi bana. Ama maalesef büyük hayal kırıklığına uğradım. Eğer psikolojik yönü tatmin etse dünya yaratımının yetersizliğini bile mazur görebilirdim…
Karakterlerden devam edelim. Ketrickken ve Chivalry o kadar bile bile parlatılmış kişiler ki yazarın favorisiyim diye bağırıyor. Soytarı kraldan çok kralcı oldu bu bölümde, onu da anlamadım ama yine de Fitz’e dair kehanetleri en sağlam sözleriydi. Fitz zaten yan karakter gibi, o kadar boş biri ki umursanacak kadar ilginç bir yönü bile yok. Kendine ait fikri yok, inisiyatifi yok, bir de üzerine Ketrickken’i yönetmeye, engellemeye falan çalışmasını okurken daha da çıldırdım. Molly’i sevdiğini söylüyor ama birbirleriyle paylaştıkları tek şey yatak. *bıkkınlıkla iç çekiş* İlişkilerini okumak o kadar sıkıcı ki sadece kitaptan defolup gitmesini görmek istedim kızın. Sürekli ağlayıp şikayet ederek kendini Fitz’in kollarına atmasından başka karakter özelliği olmayan bir kadındı Molly ve sevilecek tek bir repliği veya olayı yoktu.
Patience yine sevdiğim bir karakter olarak kaldı. Verity de öyle ama erkenden gitti, bence yanlıştı.
Hayvanlarla ve insanlarla olan zihinsel bağ bazı noktalarda rahatsız ediciydi, özellikle de birlikte oldukları yerlerde. Gereksizdi yani. Hikayeye katkısı neydi ki?
Rosemary’nin casus olması… Ne diyebilirim? Bu hatayı başka biri yapsa anlarız da sen Fitz, SEN! Yahu sen aylarca yıllarca eğitim almadın mı yavrum? Gizli bir şey konuşurken ortamdaki herkesi çıkarman gerektiğini de ben mi söyleyeyim? Yemin ederim benim bile aklıma geldi okurken ama zihin gücüyle erişmek varken bunu yapmazlar dedim geçiştirdim. Geçiştirmeyeceksin işte, Fitz’sin sen. Kendine geleceksin.
Burrich bu sefer biraz daha göründü, Patience’la zorlama geçmişlerine hiç girmiyorum bile. Chivalry ile aşklarına leke sürmenin ne gereği vardı?
Sonuç olarak yazar yine Fitz’i yükseklere çıkardı çıkardı bıraktı, önüne her şeyi serip en acımasız şekilde aldı. Bir baktık kasabanın yöneticisi olacak, bir baktık dayak yiyip kan kusuyor. Bilemiyorum Altan, bu kadarına gerek var mıydı?
Yine de sonu muazzam bitti. Bitirmek için çektiğim bütün sıkıntıya değdi. Şimdilik üçüncü kitaba devam edemeyeceğim çünkü inanılmaz uzun ve aşırı yavaş ilerliyor. Sabrımı tekrar bulduğumda sırf sonunu görmek için okumayı deneyebilirim.
Şimdilik iç dökmem bu kadardı,
Sevgiler