2024'ün 14 Nisan’ında kaybettiğimiz Mehmet Coral’ın Alaçatı’da Aşk kitabı 2009’dan beri kitaplığımdaydı. İlk okuma girişimimde, 7 sayfalık, ne olduğunu anlayamadığım, sayıklamalar şeklindeki giriş bölümünü görünce vazgeçmiştim. Geçen sene yeniden başladım. Ancak yine birkaç bölüm sonra bıraktım. Bu yaz daha kararlı davrandım. Zorla da olsa bitirdim!
İlk kez okuduğum bir yazardı. Kitapta beğendiğim tek şey, karakterin ismiydi: Derin Mantra. O da oğlumun adaşı olmasından. Alaçatı’da sörf okulu olan Derin Mantra’yı tanıyoruz önce bir anlatıcının gözünden. 7 ay süren ilk evliliği… Onunla parası için evlenen ikinci karısı Su’dan kurtulması, ardından birden “ben” anlatıcıya geçiyor kitap. Derin’in ağzından devam ediyor. Alaçatı’da kalbinin yeniden aşka yelken açması var bu satırlarda.
Neredeyse yarı yaşındaki İmbat ile yaşadığı aşk sancılarına, nereye varacağını anlayamadığım anılar, kişiler karıştı. Evi yanan bir kadına mesela sörf okulunda iş verdi ama sonra bir daha ondan bahsedilmedi. Kadın, Derin’in yangınla aklına üşüşen anıları anlatmak için bir araç oldu sadece. Benim de aklıma Çehov’un silahı geldi. Bir hikayedeki her ögenin zorunlu olması gerektiğini ve ilgisiz unsurların kaldırılması gerektiğini belirten bir ilke Çehov’un silahı. Yani bir sahnede bir silah varsa patlamalı, patlamayacaksa da silah orada asılı olmamalı! Bu yangın sahnesi nedense aklıma patlamayan silahı getirdi!
Aşık olduğu Rum gencine kavuşamayınca işi deliliğe vurup kilise kalıntılarında yaşayan Fadime’nin öyküsü sonlarda zorlama da olsa bir yere bağlandı. Ama konular birbirine o kadar zayıf halkalarla bağlanmıştı ve betimlemeler o kadar çoktu ki (cümleler de çok uzundu), kitabı bırakmamak için kendimi zorlamam gerekti.
Ve en önemlisi de Doğan Kitap’tan çıkan kitapta o kadar çok imla hatası vardı ki, saçımı başımı yolmadan bitirebildiğim için kendimi tebrik ettim.
Ezcümle, Alaçatı’da Aşk’ı okurken ne aşkı hissedebildim, ne de defalarca gittiğim Alaçatı’yı gözümde canlandırabildim. Hayal kırıklıklarımın sesini her sayfada kalbimde duydum.