Kitapta en çok dikkatimi çeken noktalardan biri, Freud’un dürtüleri açıklarken yaptığı ayrımdı. Dış dünyadan gelen bir uyarandan kaçış mümkünken içimizden gelen dürtülerden kaçış yoktur. Çünkü bu dürtüler “ihtiyaç” şeklinde ortaya çıkar ve ancak “doyum” ile ortadan kaldırılabilir. Bu, bana insanın kendi içinden kaçamayacağını hatırlattı.
Freud’un sevgi ve nefret üzerine söyledikleri de oldukça çarpıcıydı. Bir kişiye duyulan sevgi bittiğinde çoğu zaman onun yerini nefretin aldığını anlatıyor. Bu bana, duygularımızın aslında birbirinden bağımsız değil, birbirine dönüşebilen akışkan şeyler olduğunu gösterdi. Aynı zamanda sevginin bittiğinde geride hâlâ bir bağ kaldığını bunun da bazen nefret olarak yaşandığını düşündürdü.
Sonuç olarak Freud’un Bilinçaltı kitabı bana, insan zihninin sadece görünen yüzünden ibaret olmadığını öğretti. Bastırılmış duygular, dürtüler ve arzular her an bilinçli hayatımıza yön verebiliyor. Okudukça kendimi ve insan ilişkilerini daha derin bir şekilde sorguladım. Belki de en önemlisi, bu kitap bana “kendimizi anlamak” için önce iç dünyamızdaki görünmeyen katmanlarla yüzleşmemiz gerektiğini hatırlattı. Kendimizi anlamadan da bir başkasını anlamak mümkün mü? BilinçaltıSigmund Freud