Polisiye roman deyince çoğu okurun aklına sisli şehirler, gri paltolu dedektifler ve boğuk karakol odaları gelir. En azından benim için bir zamanlar böyleydi. Ancak suç edebiyatına dair daha çok okudukça, bahsettiğim yerleşik imgelerin ötesine geçebilen romanlarla karşılaştıkça, bu bakışın bir ön yargıdan ibaret olduğunu fark ettim. Bu kırılmanın en güçlü örneklerinden biri de Belda Öztürk’ün Köy Yerinde Cinayet romanı diyebilirim.
Roman, okurunu dışarıdan bakıldığında huzurlu ve sakin görünen bir sahil köyüne davet ediyor. Bu pastoral atmosferin tam ortasında ise bir cinayet işleniyor. Ancak Öztürk’ün başarısı yalnızca ustaca kurgulanmış bir polisiye öykü anlatmakla sınırlı değil; o, mizah, taşra sosyolojisi, hafif absürt anlatım biçimi ve zengin karakter evreniyle bu romanı çok
katmanlı ve özgün bir hale getiriyor.
Belda Öztürk: Avukatlıktan Yazarlığa
1979 İstanbul doğumlu Belda Öztürk, hukuk eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde tamamlamış. Uzun yıllar özel sektörde avukat olarak çalıştıktan sonra edebiyata olan ilgisini görünür kılmayı seçmiş ve yazın alanına yönelmiş. Sadece roman değil; senaryo ve şarkı sözü de yazan Öztürk, farklı anlatım biçimlerinde üretmeyi seven bir yazar. Daha önce yayımlanan Ayakları Sıcak Tutalım ve Gözlerin Işığı Parlasın gibi romanlarında, bireyin gündelik hayatta karşılaştığı absürt durumları mizahın yumuşatıcı gücüyle işlemişti. Köy Yerinde Cinayet, bu anlatı biçiminin polisiye türüyle birleştiği bir metin diyebiliriz.
Cinayet, Sessizliğin İçine Düşer
Roman, ilk cinayetin işlendiği günle açılıyor. Türkiye’nin kıyı köylerinden birinde, yıllardır aynı ritimde akan gündelik hayat bir ölüm haberiyle kesintiye uğruyor. Yeni atanmış Jandarma Komutanı Pars, bu ölümün ardındaki sırları çözmekle görevlendirilmiş. Ancak bu yalnızca bir görev