Görünmez Adam kitabını okurken kendimi sürekli Griffin’in yerine koydum. Başta bilim uğruna her şeyi feda edebilen hırslı bir bilim insanı gibi görünüyordu. Onun görünmez olma serüveni bana ilk anda heyecan verici geldi ama ilerledikçe bunun aslında özgürlük yerine büyük bir yalnızlık getirdiğini gördüm.
Griffin’in gözümde en dikkat çeken yanı, zekâsıyla birlikte acımasızlığının da büyümesiydi. İnsanlara hükmetme isteği, görünmez olmanın verdiği güçle birleştiğinde onu hem toplumdan hem de insanlığından kopardı. Kitabı okurken şunu düşündüm: İnsan, içindeki boşluğu iyilikle doldurmazsa, eline geçen her güç onu daha da tüketiyor.
H. G. Wells anlatımı çok akıcıydı, sanki o kasabada ben de Griffin’i görmeye çalışıyor gibiydim. Gerilimli anlarda sayfaları hızla çevirirken bir yandan da Griffin’in giderek yalnızlaşmasına üzülüyordum. Çünkü aslında en başta aradığı şey belki de görünmez olmak değil, kabul görmekti. Farklı olmak görünmez olmak gibi hissettiriyordu. Yani “görünmezliğin” sadece fiziksel olmadığını düşündürdü. Bazen biz de kalabalıkların içinde görünmez hissediyoruz. İnsanlardan uzaklaştıkça, anlaşılmadıkça, kendi içimizde kaybolabiliyoruz. Ama aslında özgürlüğün yolu yalnız kalmak değil de insanlarla bağ kurabilmekten geçiyor.
Kitaplarla kalın :)