okudumbitti#
Puanım 10 üzerinden 10.
Kitap adı: Geziyorum
Yazar; Sevdiye Yeşil Dezcan
Yayınevi: Siyah beyaz yayınevi
Sayfa: 158
Kitap grubundan sevgili yazarımız Sevdiye yeşil dezcan hocamızım Geziyorum serisinin üçüncü kitabını bitirdim.
Kemerlerini bağlayın geri sayım başladı. Kıbrıs'a uçuyoruz
Kıbrıs Akdenizdeki stratejik konumunda dolayı bakır madeniyle ünlü bir ülke.
Adını da bu yüzden bakırın Latincesi olan "Cumprum" ve İngilizcesin"Coperden" türeterek Cyrus adını alır.
Kıbrıs'a gittiğiniz zaman araba direksiyonu bizde olduğu gibi solda değil tam tersine sağda tarafta bulunuyor ve her yerde adım başı sizi izleyen foto kapan bulunuyor ve böylece hız yaptığınız zaman size anında trafik ceza geliyor.
Biz bunu bilmediğimiz için bayağı bir trafik cezası yemiştik. Ülkede ilk kodu yok. Onun yerine eğer araba kiralayacksanız her kiralık arabanın arkasında Z harfi bulunuyor ve kırmızı renkte oluyor. Bizim de kırmızı renkte bir arabamız vardı.
Aslında bu olay tamamen ülkeye gelen ziyaretçilerin tanınması için yapılmış.
Bu sadece kiralık arabalar için geçerli. Diğer arabalar da her plakada harfler bulunuyor ve sayılar iki bölümden oluşuyor.
En önemli kural ise herkes arabayı kullanamıyor. Eğer kullanacaksa da yetki vermek gerekiyormuş.
Romanda gezimize ilk olarak 30. 000 bin nüfusu olan Kapalı Maraşla yani namı diğer Hayalet şehirle başlıyoruz. Ben de romanı okurken bir zamanlar Kıbrıs'ta üç sene bulunmuştum. Kapalı Maraşı canlı canlı görme fırsatım olmuştu.
Çok hüzünlü bir hikayesi var. Kapalı Maraş bir zamanlar Kıbrıs'ın Las Vegas diye tabir edilen içinde gazinolardan tutunda eğlence hayatının olduğu, İngiliz Kraliyet ailesi gibi ünlü isimlerin buraya geldiği bir yer.
Masmavi tertemiz denizi olan bir yer. Hatta kumu bile İngiltereden getirilmiş. Burada lüks kimi tek katlı, kimi iki katlı evler bulunuyor.
Ama şimdi o güzellikten eser yok. Hele ki 48 yıl boyunca süren bir savaştan sonra Türk askeri burayı yasak bölge ilan ediyor ve Kapalı Maraş bu 48 yıl boyunca ziyarete kapalı oluyor.
Her ne kadar ateşkes sağlansa da bu ateşkes dünyanın en uzun ateşkesi oluyor.
Sadece o savaştan geriye kalan yıkık dökük binalar oluyor. Öyle ki insanlar o korkuyla eşyalarını bile bir gecede almadan bir gecede oradan kaçmış.
Bugün hala orada bulunan orduevi ve kız yurdu binası oluyor. Orduevi hala aktif.
Gerçekten onların yerinde olmak istemezdim. Savaş çok kötü ve acı bir olay.
Üstelik okurken ilgimi çeken ve o zaman gittiğimde dikkat etmediğim bir detay ise Sophie Loren Marley Mooren, Elizabeth Taylor gibi ünlü isimlerin de burada evlerinin bulunması.
Sophie Loren ise evine geri dönebilmek için o dönem rahmetli Bülent Ecevit'te ricada bulunuyor. Ama bu ricası kabul edilmiyor. Belki de başına bir şey gelmesinden korktular kim bilir.
Bir sonraki durağımız ise Lefkede bulunan Şehit pilot Cengiz Topel anıtı oluyor.
Allah rahmet eylesin mekanı cennet nur içinde yatsın inşallah
Şehidimizin hikayesini okurken tüylerim diken diken oldu. Daha gencecik 29 yaşında bir vatan evladı kendisi. 1979 yılının sonuna doğru Kıbrıs Rumları Kıbrıs türkerine etnik bir temizlik harekatı başlatıyor.
Devam eden ayarda da bu hareket sonucu yüzlerce köy tahliye ediliyor ve hareket sonrası Kıbrıs Türkleri köylerini terk ederek el mahkum kuşatma altında bulunan bölgelere yerleşiyor.
Bin dokuz yüz altmış dört yılının ağustos ayında ise Rum Mili Muhafız ordusu adanın kuzeybatı kesimininde yer alan Kıbrıs Türk bölgesi olan Erenköye saldırıyor.
Erenköy Kıbrıs Türklerinin kontrolünde bulunan son bir kaç limandan sadece bir tanesi ve bizim için anlamı çok büyük.
Çünkü buradan Türklere mal ve silah tedariki sağlanıyor. Zaten Rumların da amaçları bu yönden. O yüzden burayı seçiyorlar. Çünkü biliyorlar ki buraya çok ağır bir darbe olursa biz yerle bir olacağız.
6 Ağustos 1964 yılında Rumlar hem havadan hem karadan olmak üzere operasyon gerçekleştiriyor. Bu operasyonun başında ise emekli Yunan Albayı ve Eoka lideri Georgios Grivasa var. Onların komutasında bulunan profesyonel askerler tarafından bu operasyon gerçekleştiriliyor.
Hatta onda yetmezmiş gibi Grivas hakarete başlarken tüm dünyada bulunan gazetecileri bu anı çekmesi için davet ediyor.
Eoka Kıbrıs Rumların oluşturduğu bir silahlı örgüt ve amacı Kıbrıs'ta adanın kendi kaderini tayin etmesi, İngiliz hükümetinin sürmesi. Sonrasında ise adanın Yunanistan ile birleşmesi. Bunun için savaşıyorlar.
Çoğunlukla bu örgüt üniversite öğrencilerinden ve Erenköy bölgesini savunan gençlerden oluşuyor. Bazıları ise yurt dışında okuyan ve askeri egitimden geçen gönüllü gençler. Hatta arasında Rauf Denktaş ve Ömer Sami de Mücahit olarak bulunuyor.
Tabi bu durum 8 Ağustos 1964 yılında Türk hava kuvvetlerinin gelmesine kadar sürüyor.
Türk hava kuvvetlerinin gelmesine neden olan ise Albay Ali Rıza Vuruşkanın Ankara'ya gönderdiği son telsiz mesaj oluyor. Telsizde Türk hava kuvvetlerinden yardım istiyor.
Bunun sonucunda ise Ankara'dan buna karşılık "Menzillerini ateşleyin" dlye bir cevap geliyor.
İşte böylece o dönem savaş pilotu olan Cengiz Topel de bu görevin başında yer alması için görevlendirilir.
Rumlar tabi boş durmaz ve Cengiz Topel'in uçağını düşmesi için vururlar. Uçak yanmaya başlar. Neyse ki çok şükür Cengiz Topel bu olaydan yara almadan kurtulmayı başarır.
Kurtulduğu anda da evrak ve haritaları yaktığı sırada ise Rum köylüleri tarafından yakalanır ve hastaneye götürülür.
Orada kendisinden Rum radyosunda Türklerin aleyhine konuşması istenir. Tabi Cengiz Topel bunu kabul etmez. Bunun sonucunda ise bir çok işkenceye maruz kalır. Hatta silahla vurularak öldürülür.
Erenköy Şehitler mezarlığına defnedilir.
Cengiz Topel ilk cumhuriyet hava şehidi olarak tarihe geçer. O öldükten sonra ise hala savaş devam eder. 1974 yılında ise savaş son bulur.
Kahraman şehidimizin adı bugün Kıbrıs'ta başta okul ve hastane olmak üzere bir çok yere verildi.
Anıt içerisinde ise kullandığı uçak olmak üzere kişisel eşyaları da bulunuyor.
Bir sonraki durağımız ise Gemi konağı dediğimiz çok küçük içinde on on beş civar evin bulunduğu genellikle limon başta olmak üzere portakal gibi binbir çeşit meyvenin olduğu sahil kasabası oluyor.
Burayı hiç görmedim. Gemi konağının simgesi ise Kırmızı liman. Ama bugün kullanılmıyor.
Sıradaki durağımız ise tepede bulunan Soli antik kenti oluyor. Burası Bazilika, Tiyatro ve Agora olmak üzere üç bölümden oluşuyor.
Diğer yandan ise Soli harabeleri olarak da anılıyor. Buranın da da aynı diğer yerlerde olduğu gibi gerçek hayat hikayesi var.
Soli antik kenti Kıbrıs'ta kurulan önemli bir şehir ve ilk olarak milattan önce 13. yüzyılın sonunda Troya Savaşından dönen Atinalılar tarafından kurulmuştur.
Gemi konağında sahil bölgesinde kurulan antik şehir stratejik konumu, verimli toprakları, iyi bir su kaynağı, korunaklı limanı ve bakır madeni açısından dolayı çok kıymetli bir yerdir.
Ayrıca en popüler olduğu zaman da Romalıların yaşadığı zamandır.
Diğer yandan ise Millet öncesi 700 yılında Atinalı Solon bölgede çıkan bakır cevheri ticaretini kolayştırmak için de şehir kıyı boyu olan daha aşağı bugün nü konumuna taşınmasını önerir.
Şehir hükümdarı da bu öneriyi kabul eder ve Aipai kentini bulunduğu yerden kaydırıyor ve kente de Solondan dolayı Soli ismini verir.
Ama millet öncesi 51. Yüzyılda adanın idaresini Persler ele geçirir ve beş aylık bir kuşatmanın sonunda burayı da bölgelerine katar.
Amaçları Soliyi kontrol altında tutabilmek ve bunun için de yaklaşık semoz kilometre batısına Vuni sarayını inşa eder.
Burası da korsanların Arap baskınında şehri yakıp yıkmasıyla terk edilir. Helenistik, Roma ve Erken Bizans döneminde de maden kaynakları hıxla tükenir ve gerileme süreci başlar.
Salamis ve Kuriondan da sonra da Kıbrıs'ın üçüncü büyük tiyatrosu ve yaklaşık 4. 000 kişilik kapasiteye sahip.
Soli Agorası ise kazılar sırasında bulunan eski bir madeni para ile adada ki Hristiyan kilisesi. Bazililka ise tarihin M. S. 4. Yüzyılın ikinci yarısına dayanıyor.
En önemli detay ise zemininde kullanılan ve günümüze gelmeyi başarmış kuğu mozaiği. Hatta bu yüzden de antik kent de "Ünlü Kuğu Mozaiğinin evi" olarak anılıyor.
Hristiyan geleneğine göre John Mark'ın burada Saint AXuxuibius tarafından vaftiz edildiği ve Axiibusun da sonradan Soli Kilisesinin ilk psikoposu olduğu.
Benim de gezerken hayret içinde kaldığım durağımız ise Mavi köşk oldu. Mavi köşk kocaman yemyeşil ağaçlarla kaplı bir yolun içinde denize sıfır olan bir köşk.
On üç odadan oluşuyor ve iki katlı bir köşk.
Bu köşkün en önemli özelliği ise nereden bakarsanız bakın asla görünmemisi. Bir tek köşkten bakıldığında ise her yer çok net bir şekilde görünüyor. Sahibi sahibi ise Paedolis adında Ortadoğu'nun en büyük silah kaçakçısı olan ama bunu gizlemek için avukatlık rolünü oynayan biri.
Mavi köşk 1957 yılında yakın bir mimar arkadaşı tarafından tamamlanan bir yer. Paedolis burayı bildiği için de en yakın arkadaşı olan mimarı öldürüyor.
Bu köşkü yaptırma amacı ise karadan gemilerle kaçak silah temin ediliyor. Köşk de limana tamamen hakim.
Bunun için de köşkün çevresinde her ihtimale karşı makineli tüfek yuvaları var. Bu yuvalar da Barış harekatı sırasında Beşparmak dağlarına hava indirme harekatı sırasında Paedolisin korumalığını yapan Rum askerlerinin açtığı ateşle bir çok Mehmetçik şehit düşer.
Burada ise 1974 yılına kadar yaşıyor. On yedi yıldır bu evde yaşayan Paedolis Sophie Loren başta olmak üzere bir çok misafirini burada ağırlıuor. Hatta öyle ki her odanın rengi farklı.
Bu odada kalan insanlar da yemek yiyeceği zaman başka masaya oturanıyor. Kaldıkları odanın rengi neyse o renkte bulunan masaya oturmak zorunda.
Böylece Paedolis bu sayede konuklarını kolayca tanıyabiliyor.
Özellikle Paedolis ne olur ne olmaz diye depreme karşı koridorada bulunan vitrinin üzerine bir heykel koyduruyor. Bu heykelin özelliği ise deprem olacağı zaman hareket ederek yere düşmesi. Bunun sonucunda ise çıkan sesten hemen orada bulunan insanlar depreme karşı önlem alabiliyor.
Depreme dayanıklı tek oda ise sarı renkli olan çocuk odası ve evin tek sığınağı burası oluyor.
Yemek odası taverna şeklinde konumlanmış. Paedolisin masası öyle bir yere konulmuş ki hem böylece yemek yerken tüm misafirlerini görüyor hem de diğer yandan geçen herhangi bir saldırıya karşı hazırlıklı oluyor.
Giriş katta bulunan süt havuzu ve dinlenme koltukları ise özel yapım ve bu nedenle oturan misafirler ise bir süre rahatlayrak uykuya dalıyor.
Elyaftan dokunmuş perdeler de özel yapım. Kapattığınızda ise asla ses geçirmiyor.
Çalışma odasında bulunan masa ise tam köşeye konumlanmış ve böylece herhangi bir saldırıda kendini savunması için önlem alıyor.
Çalışma masasında ceylan derisi kullanılmış. Bu da uzun saatler boyunca çalıştığı zaman uyku problemi yaşamaması için ve Paedolisin devamlı tetikte olması için zaten yumuşak olmayan koltuğun bir saat sonra sırt kısmı iki saat sonra da oturulan kısmı sertleşiyor.
Bir çok yerde burç sembolü görüyoruz. Bu semboller misafirler için hazırlatılmış ve kendisi de kova burcu olduğu da yine söylenenler arasında.
Köşkün ikinci katında ise dinlenme odası bulunuyor ve bu odadaki biblo kadehler hem erkek hem kadın suretinde. Misafirler içki içecekleri zaman cinsiyetine göre bu biblolları tercih ediyor.
Yerde ise çok değerli İran halısı var. Bahçede ise içinden devamlı şarap akan bir aslanlı çeşme var. Burası da misafirler için özel tasarlanmış.
Paedolisin yatak odası ise en çok beğendiğim yerleden biri oldu. Güneşin hem doğuşunu hem de batışını gösteren konumlardan oluşan pencereleri var.
Banyosunda ise pembe havlu bulunuyor. Bundan dolayı da Peodolisin pedofoli, çok eşlilik gibi kişilik bozuklukları olabileceği yönünde iddialar mevcut.
Odanın penceresinden ise bahçedeki havuza elma atıyor. Elmayı kim kaparsa geceyi onunla birlikte geçiriyor.
Bu odanın en önemli özelliği ise kapı kolunun aşağıya değil yukarıya doğru kaldırılması. Bu sırrı ise kendisi ve en yakın hizmetlisi biliyor
Duvarlarında ise kendi karakalem portre çizimleri var. Bunu yanında hediye edilen portreler de bulunmakta. Portrelerin bir kısmını kendisi alırken, bir kısmı ise ona hediye ediliyor. Tam bir sanatsever.
Bu eserlerden en önemlisi ise 1971 yılında Fransız ressam tarafından kendisine hediye edilen Meryem Ana portresi oluyor.
Bu portrenin bir de özelliği var. Nereden bakarsanız bakın sizi gözleriyle takip ediyor. Meryem Ana portresinin ana başında bulunan hare son altın, elinde tas ve gerdanlıkta ise altın suyu kullanılmış.
Bu tabloyu toplantı odasında kullanıyor ve böylece düşmanlarına mesaj veriyor.
Son olarak bahçenin ortasında yuvarlak bir daire bulunuyor. Peolis burada her davadan önce dairenin içine girerek çalışma yapıyor. Öyle ki dairenin içine girdiğinizde ise sesiniz yankı yapıyor.
Yatak odasında bulunan gizli bir tünel var. Oradan kaçtığı sırada ise tüneli bombayla patlatıyor. Böylece de tünelin nereye çıktığı bilinmiyor.
Adadan kaçtıktan sonra da Türk silahlı kuvvetlerinden iki eşyasını talep ediyor. Bunlardan biri bu odada bulunan çalışma masası ve dinlenme odasında bulunan dolap barı.
Tabi talebi kabul edilmiyor. Barın en önemli özelliği ise sürülen solisyon ile içinde bulunan mevsimin renklerine dönüşmesi Tabi Paedolis kaçtıktan sonra bile hala geri döneceğine o kadar inanmış ki her ay barın boyanması için solisyon gönderiyor.
Tabi en son bar sonbahar renginde kalıyor çünkü öldürüldükten sonra solisyon gönderemiyor. O yüzden de bar başka renge dönüşemiyor.
Son olarak da iddialar Paedolisin katıldığı bir mafya toplantısında zehirlenerek öldürülmesi yönünde.
Bir sonraki durağımız ise benim de gezerken çok etkilendiğim Barbarlık müzesi oluyor.
1963 yılında Rusların Türklere karşı başlattığı katliamın adı Kanlı Noel katliamı.
Diğer yandan ise Kumsal bölgede yer aldığı için Kumsal Katliamı olarak da anılıyor.
Rumlarin saldırıları bütün şiddeti ile devam ederken
Kumsal bölgesi ölü bölge olarak düsünüldüğü için savunmasız bırakılmış.
Ermeni kökenli Rum komşuları Avragami uzun süre
bölgede Türklerle yasadığı için buranın güvenilir olduğu düsünülmüş.
Ama bu komşunun Rumlara bölgede Türk direnişi ol-
madığını haber vermesiyle Terezepulos kod isimli Yunan
Subay, yüz elliden fazla Rum ile bölgeye geliyor ve katliamlar başlıyor.
Bu nasıl komşu okurken de ben de anlamadım. İnsan komşusuna böyle yapar mı?
24 Aralik 1963 gecesi yaşanan katliam ile adada ki toplumlar arası savaşta başlamış oluyor.
Avragami ise sonrasında bölgede barınamadığı için evini
terk ediyor ki, çünkü ihaneti er ya da geç ortaya çıkacak ve ondan hesap sorulacak.
Başkent Lefkoşa'da Münevver iLHAN Sokak 2 numaralı
adreste, sokağın köşesinde bulunan ve
bahçeli, tek katlı küçük, sevimli bir ev.
Tabi evde sadece doktorun eşi çocukları, ev sahibi dahil 9 kişi bulunuyor. Doktor sanki olacakları sezmiş eşine suikast anında banyoya sığınmasını söylüyor.
Rumlar burada doktorun yaşadığını bildiği için eve doktorun olmadığı zaman suikast düzenliyorlar. Bu sırada da eşi, çocukları ve 9 kişi dahil olmak üzere ev halkı kimi banyoya kimi de tuvalete sığınıyor.
Rumlar onları banyoda kıstırarak tek tek katlediyor. Tabi eşinin bu olaydan daha sonra haberi oluyor. Eşi ve çocukları ise mezarlığa defnediliyor.
Katliamdan kurtulan sadece ev sahibi ve kızı oluyor.
Salamis Antik kenti ise kentin ilk kolonisi olarak kuruluyor. Bu kentin sahibi de ayrıca Yunanistan'da yer alan Salamis adasının Tekforos.
Tekforosun Truva harbinde yer alan silah arkadaşları ve savaşta şehit düşen bir grup insanın buraya gelmesiyle birlikte asıl hikaye M. ö 1184 yılında başlıyor.
Akalar sahilinden Kıbrıs adasına çıkıyorlar ve belli bir süre burada kaldıktan sonra da şimdiki antik kentin olduğu yere geliyorlar.
Burada da antik kenti kuruyorlar. M.ö. 707. Yılında Asur hakimiyetinden sonra da idaresi Salamis Kralı Evangariosun eline geçiyor.
Bundan sonra da tüm adaya hakim oluyor. Tabi M.ö. Salamis kenti Parsların kuşatmasına maruz kalıyor.
Elentonun kendilerine vergi ödemesi şartıyla anlaşmaya varılıyor.
M.ö. 374 yılında ise Evangariosun öldürülmesi sonucu yerine geçen tüm krallar büyük İskender devrine kadar anlaşmaya sadık kalıyor.
En sonunda şehri Büyük İskenderin kuşatması esnasında yeni Salamis kralı Büyük İskender' e yardımcı olur ve İskender'in de anı ölümün ardından komutanların arasında toprak ve hakimiyet paylaşımı yüzünden savaş başlar ve yıllarca sürer
M. Ö. 294 yılında ise Ptolemaios adayı ele geçirir ve kendi hanedanlığını kırar. Bu süreçte de kent M.s. 76 ve 77 yılında olan depremlerden çok büyük zarar görür.
Bununla da yetinmeyip Yahudi isyanı sırasında tahribata uğrar.
İmparator şehri küçültüp yeniden kurma kararı alır. Bu yüzden de adı da Constantia olur. M.s. 368 ve 403 yılları arasında yeniden Kıbrıs adasının başkenti olarak tarihe geçer.
Daha sonra ise tamamen terk ediliyor. Kent Toros dağlarının Paedolis nehrinin kıyısına yakın bir yere kurulmuştur ve 19. Yüzyılın sonlarına doğru ise keşfedilir.
Yapılan kazılarla meşhurdur. Hatta bir dönem kazılara ara verilir. Ankara üniversitesi tarafından 1998 de yeniden kazı çalışmalarına başlanır.
İçinde Helentik, Roma ve Bizans döneminden kalma izler taşır.
Salamis krallarının da mezarları burada yer alıyor.
Kapasitesi ise on beş bin kişilik. Zeus tapınağı ama tapınak olarak kullanılıyor. Kazılarda ise bu tapınağın Augustosun eşi Liva şerefine yapıldığı gözlemleniyor.
Ayrıca toplanma ve alışveriş yeri olarak da kullanılan tezgahlar o dönem balık pazarına ait.
Spor müsabakaları da burada yer alan havuzda yapılıyor. M. S 332 ve 343 yılı arasında tamamen erken Bizans döneminde imparator tarafından Salamis hamamları olarak inşa ediliyor.
Ayrıca üç ayrı limanı da bulunmakta ve Arap akınlarına karşı surları mevcut. .
Roma Villası, Bizan şu sarnıcı, bazilikarlar da yer almakta.
.
Zafer burnunda ise yolda giderken sevimli mi sevimli Karpaz eşekleriyle karşılaşıyoruz.
Yemyeşil alanı, Deniz manzarası ve eşekleriyle çok ünlü bir yer burası.
Manastır ise denizin hemen kıyısında ve kayalıkların başında yer alıyor. Bu kayalardan çıkan suyun çok şifalı olduğu yönünde bir inanış var.
Çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılıyor ve dileği olanlar burada gelip mum yakıyor.
Sonraki durağımız ise hepimizin bildiği neşhur türküsü olan Mağusa limanı. Hikayesini ise daha önceden defalarca duydum.
Okurken ise insanın gözleri doluyor. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya ikinci dünya savaşına hazırlanırken Arap Mahmut'un çocuklarından biri Ali..
Arnavut mahallesinde büyüyor. Tabi herkesin yiğitliği ile takdir ettiği gözü kara bir genç delikanlı.
Daima haklının yanında oluyor. Derken günlerden birinde Poli köyüne geliyor ve burada seksek oynayan bir kıza sevdalanır.
Semiha'yı kendine eş yapmak için elinden geleni yapar. Bunun sonucunda ise evlenirler.
Derken günün birinde ise gittiği meyhanede boksörle laf dalaşına girer. Ama boksörün vazgeçmeye niyeti yoktur.
E öyle ya intikamını alacaktır. Sarhoş bir anında bir anda arkadaşlarıyla Ali'ye pusu kurarlar.
Orada Ali son nefesini verir. Bir diğer iddia ise Ali'yi o halde gören Semiha'nın o acıyla bu türküyü söylediği andır.
Tabi bunu öğrenen ailesi de o acıya dayanamaz ve vefat eder.
İşte o günden beri de dillerden düşmeyen Mağusa limanı türküsü ortaya çıkar.
Herkes tarafından söylenmeye başlar.
Gerçekten tüylerim diken diken oldu.
Gazimağusada da ise Namık Kemal'in zindanı bulunmakta. Türk edebiyatının Shakespeare olarak da bilinen Namık Kemal Gedikpaşa tiyatrosunda sergilenen Vatan Yahut Silistre oyunun ilk gösteriminden sonra Sultan Abdülaziz tarafından devrimci olarak görülür ve buraya sürgün ediliyor.
Namık Kemal burada 1873 ve 1876 yılları arasında bu zindanda kalıyor. Burada kaldığı sırada ise hatta Gül Nihal ve Akif bey oyunlarını kaleme alıyor.
Abdülaziz tahttan indirilmesi ile Namık Kemal de 5. Murat tarafından affedilir ve sürgün hayatı böylece biter.
Kendisi de İstanbul'a döner. Zindan da İngiliz yetkilileri tarafından kullanıldığı söylenen iddialar da mevcut.
Zindanın tam karşısında Namık Kemal'in büstü bulunuyor. Atamız ise Namık Kemal'in eserlerine de ilhamla bakmış. Bunu bilmiyordum.
Lala Mustafa paşa camisinde ise Cümbez adında bir ağaç var. Kıbrıs'ta hayatta kalan tek ağaç diyebiliriz.
Olumsuz enerjiyi çekerek insana olumlu enerji verdiği için de bu ağaca sarılın deniyor. Ne kadar da ilginç değil mi?
Cami ise Lüziyanlar tarafından 1298 ve 1412 yılları arasında yapılmış. Kocaman surlar içerisinde yer alıyor. Bu haliyle gotik mimarinin en önemli özelliği.
Kıbrıs'ın fethine kadar katedral olarak kullanılmış. 1571 yılında ise Osmanlı Devleti'nin Kıbrıs'ı fethinden sonra da camiye dönüştürülmüştür.
Ve bu camiye Kıbrıs fatihi olarak anılan Lala Mustafa paşanın adı verilir.
Venedik sarayında sonra da ST Peter ve Paul kilisesi yer alıyor.
Othella kalesinde ise 4. Yüzyılda Kıbrıs krallığını yöneten Lüzinyanlar tarafından inşa ediliyor. Görkemli Gazimağusanı limanını görüyor.
Limanı korumak için de kale hendeklerle korunuyor. Şehrin ana girişi de diyebiliriz.
Venedikliler burayı ele geçirdiği sırada ise kalenin yapısı değiştirilmiş ve askere kale halini almıştır..
1566 yılında ise hapishane olarak da kullanılıyor. Girişte S. T mark dediğimiz bir aslan kafası var.
Aslanın ön pençeleri Venediğin Kara gücünü temsil ederken Deniz tarafındaki arka pençeleri ise deniz imparatorluğunu temsil ediyor.
Kale 2014 yılında restore edilerek 2015 yılında ise ziyarete açılıyor. Kalenin altında ise tüneller bulunuyor.
Kalenin duvarında ise Mehmet Akif Ersoy'un sözleri bulunmaktadır. Canbulat türbesi ve kalesi de bulunuyor.
O da aynı Othella gibi surların içinde yer alıyor. Venedikliler burayı cephane olarak kullanıyormuş. Kıbrıs'ın fethine karar verildiği zaman Kilis Sancak beyi Canpulat paşa İskender paşa tarafından birliğe dahil olur.
18 Eylül 1570 yılında Mağusayı kuşatan Osmanlı ordusunun sağ tarafında İskender bey ve derviş paşa yer alır.
Venedik askerleri Osmanlı ordusu kaleye girmesin diye buraya Keskin bıçaklardan oluşan çarklar yapar.
Bu hali gören Canpulat paşa da beyaz atıyla birlikte kaleye girdiği sırada ise çark bozulur ve savaş başlar.
Çarkta yara alan Canpulat paşa da savaşmaya kaldığı yerden devam eder. Ve Osmanlı ordusu da kaleyi ele geçirir.
Böylece kalenin adı Canpulat Tabyası olur.
Lefkoşa'da bir sene boyunca öğrenim gördüm. Lefkoşa hem Kuzey Kıbrısa hem de güney kıbrısa başkentlik yapıyor.
Son olarak turumuzu Girne kalesiyle kapatıyoruz. Girne kalesi 52 yüzyılda Arap akınlarına karşı önlem amaçlı yapılmış.
İlk yapılanma Bizan döneminde başlıyor. Ardında da Venedikliler döneminde ihtişiamına kavuşuyor.
1570 yılında Lefkoşa'nın Osmanlı hakimiyetine kavuşması sonucu da burası Osmanlı'ya teslim ediliyor.
Doktor Fazıl Küçük müzesi de görülmesi gereken yerlerden biri. Yine benim için dolu dolu bilgi sahibi olduğum yer yer gezdiğim bir kitap oldu.
Emeğinize sağlık kaleminiz daim olsun okurunuz bol olsun hocam