Kadir Cangızbay, Türk akademisinin sivri dilli, dik başlı figürlerinden biriydi. 1947 İstanbul doğumlu, Hacettepe Sosyoloji çıkışlı. YÖK’le dalaşıp profesörlük unvanını reddetmesiyle ve anarşizm dersleriyle biliniyor. Öğrencilerinin hafızasında sinirli ama esprili üslubuyla, zekasıyla gülümseten bir hoca olarak yer etmiş. Rahmetlinin entelektüel cesaretine diyecek yok. Fakat cesaret başka şey, isabet başka şey. “Çok Hukukluluk, Laiklik ve Laikrasi” de tam da bu ayrımın kazalarından biri.
Kitap 2000’lerin başında yayımlanıyor. AKP’nin “özgürlükçü” maskeyle iktidara tırmandığı, sonrasında liberallerin/sol-liberallerin anayasaya “yetmez ama evet” diyeceği, Taraf gazetesiyle TESEV raporlarının parlatıldığı yıllar. Post-Kemalist rüzgarın sert estiği, Cumhuriyet devrimlerine sövmenin “özgürlükçülük” sayıldığı bir dönem. İşte bu atmosferde Cangızbay da aynı mevzide buluyor kendisini. Hatta kitabın önsözünü Atilla Yayla’nın yazmış olması, dönemin ruhunu tek başına özetliyor. Normal şartlarda yan yana gelmeyecek bir solcu sosyologla, liberal ideolog aynı cephede buluşuyor. Bu, sadece entelektüel bir işbirliği değil, post-Kemalist-liberal ittifakın somut göstergesi.
Peki kitapta ne var? Cangızbay, Cumhuriyet devrimlerini “bürokratik mühendislik” olarak görüyor. Modernleşme "devlet icadı". Dil Devrimi "masa başı icadı" Laiklik yarım kalmış; çözüm ise “laikrasi” denen, devletin ve dinin birbirinden tamamen çekildiği bir model. Cumhuriyet aydını devletin sözcüsü, gerçek entelektüel ise trajik bir kurban ona göre. Kısaca 2000’lerin post-Kemalist menüsünden eksiksiz sipariş.
Şimdi bu söylemlere baktığımızda, ilk bakışta radikal görünse de, aslında o dönemki post-Kemalist modanın aynasıdır. Cumhuriyet’e sövmenin “cesur fikir” sayıldığı, “Kemalizm’i gömersek demokrasi gelir” diye safça inanıldığı yıllar… 2000’lerin o liberal ikliminde Cumhuriyet’i dövmek entelektüel cesaret gibi pazarlanıyordu. Ama gerçekte yapılan, halkın tarihsel kazanımlarını küçümsemek ve aşağılamaktan başka bir şey değildi.
Cangızbay kitabında Kemalizm’i pozitivizmle özdeşleştirip “putçuluk” diye yaftalıyor. Oysa Cumhuriyet’in pozitivizmi, Anadolu’nun ortaçağ karanlığından çıkışı için tek pusulaydı. Pozitivizme karşı olmak, Anadolu köylüsünü yeniden ağanın insafına, şeyhin postuna teslim etmekten başka ne anlama gelir? “Devrimler halktan kopuktu” diyor. Halk devrimleri talep etmedi ama halkın talep etmemesi devrimlerin gereksiz olduğu anlamına mı gelir? Tarihte hiçbir halk kendi eliyle feodal zincirlerini kıramamıştır; öncü kadrolar yol açar, halk o yoldan yürür.
Cangızbay'ın kitabında değindiği bir diğer önemli mesele de Dil Devrimi... Cangızbay, Dil Devrimi’ni masa başı mühendisliği diye küçümsüyor, Güneş Dil Teorisi’nden hareketle reformun tümünü gölgelemeye çalışıyor. Oysa Dil Devrimi, bir seçkinler oyuncağı değil, yurttaşlığın omurgasıdır. “Osmanlıcayla bağ koptu” diyenler gerçeği tersinden okuyor. Asıl kopukluk, devrimden önceydi: halk ile metin arasında. Osmanlıca, Arapça–Farsça yüklü bir elit diliydi; gündelik Türkçeyle arasına Çin Seddi çekilmişti. Halk mahkeme kararını okuyup, dilekçe yazarken bile zorlanıyordu. Dil Devrimi işte bu duvarı dinamitle yıktı; dili halkın konuştuğu biçime yaklaştırarak, yurttaşı kendi anadilinde düşünür kıldı. Bu, sınıfsal da bir kopuştur ayrıca: kültürün ve bilginin tekelini ulemanın elinden alıp geniş halk kitlelerinin kullanımına veriyor.
“Dilin sadeleşmesi dilimizi yoksullaştırdı” diyen liberallere de buradan selam olsun. Dil Devrimi, kelime silme operasyonu değil; Türkçenin kök–ek sistemini canlandırarak kamusal dili anlaşılır kılma projesidir. Amaç, yurttaşın dilekçesini, mahkeme kararını, gazeteyi okuyabilmesidir. Kısacası bu devrim, yalnızca bir kültür politikası değil, halkı ümmetten ulusa, kuldan yurttaşa çıkaran bir eşitlik siyasetidir.
Cangızbay kitabında daha başka bir çok meseleye değiniyor. Laikliğe karşı "laikrasi" şeklinde bir ütopyadan bahsediyor. Kağıt üzerinde hoş görülebilir ancak Anadolu'nun tarikat gerçekliğine hiç uymuyor. Kitabında aydın kavramını "devletin memuru" şeklinde açıklıyor. Bayrak, marş ve Anıtkabir’i ise “bürokratik icat”lardan buyuruyor. Bugün bu kitabı okuduğunuzda, Cangızbay’ın 2000’lerin başındaki sol-liberal atmosferden etkilendiğini görüyorsunuz. O dönem “Kemalizm’i döversek demokrasi gelecek” masalına kapılan birçok aydın gibi, o da Cumhuriyet’in ilerici yönlerini küçümsedi. Özgürlüğü liberal reçetelerde aradı. Ama zaman içinde AKP ve türevlerinin gerçek yüzü ortaya çıkınca, kendisi de bu cumhuriyet eleştirilerinin bir kısmını geri almak zorunda kaldı. Açıkça “yanıldım” demedi; fakat sonraki yazılarında Cumhuriyet’in kazanımlarını büsbütün çöpe atmadığını gösterdi.
Netice itibariyle bu kitap bir dönemin ruhunu yansıtır. Aynı zamanda dönemin bir hayal kırıklığıdır. Sol adına liberallerle kol kola yürüyen, ama sonunda hayal kırıklığına uğrayan bir çizgi. Okunmalı mı? Evet, kesinlikle. Çünkü hem Kadir Cangızbay’ın düşünce serüvenini hem de bir dönemin entelektüel ruhunu anlamak için önemli bir belge. Ama dikkatle okunmalı... Çünkü bu metin, Cumhuriyet devrimlerini küçümseyen, post-Kemalist bir illüzyonun ürünüdür. Cangızbay ve birçok insanın o dönem pusulası dönemin liberal rüzgarına kapılmıştı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o rüzgarın nasıl bir fırtınaya yol açtığını hepimiz gördük: mafya-tarikat düzeni, cemaatler rejimi, çöken laiklik, yerle bir olan demokrasi, anayasa tanımamazlık, buyurganlık… İşte tam da bu yüzden, Cumhuriyet devrimlerine burun kıvırmak değil, dört elle sarılmak gerekiyor. Ve Cumhuriyet devrimleri, hala bu topraklarda halkın en büyük dayanağı. Yıkıntının ortasında hala ayakta duran tek evimiz. Ve evimizi küçümseyenlere tek cevap kalıyor: Biz buradayız, Cumhuriyet buradadır, hala buradadır.