Puan vermedi·272 syf.····Okunma: 24 Temmuz 2025 00:34 “Bir kadın karakterin izini sürerken içimdeki adam değil, içimdeki çocuk konuştu. Ve o çocuk, annesinin gözlerinde yıllardır cevapsız kalmış bir soru saklıyordu.”
Hüma Zeybek’in Anne Yarası adlı romanı, yüzeyde bir kadının içsel dönüşüm yolculuğunu anlatsa da; satır aralarında erkeğe de uzanan bir çağrıdır bu. Bu kitap, sadece bir kadının annesiyle olan ilişkisini değil, insanın dişil yanıyla olan bağını da didik didik eder. Özellikle de biz erkeklerin yıllardır bastırdığı, görmezden geldiği, "zayıflık" zannettiği bir tarafı: içimizdeki kadın sesi. Yani sezgi. Yani şefkat. Yani beklemeyi bilmek. Dinlemeyi öğrenmek. Ağlamaya izin vermek.
Ve kabul edelim ki bu tarafı, biz küçükken annemize göstermek istemiştik. Sonra büyüdük. Sertleştik. Güçlü olmayı öğrendik. Ama kaybettiklerimizi hiç konuşmadık.
Smyrna, romanda bir terapi seansında içine doğru düşer. Ve bu düşüş, onu annesiyle olan geçmişin, unutulmuş anıların ve kadim kadın bilgeliğinin derinliklerine götürür. İlk başta onun hikâyesini dışarıdan izliyorsun. Ama sonra fark ediyorsun ki onun annesi, senin annen de olabilirmiş. Onun suçladığı, özlediği, affetmekte zorlandığı şeyler... senin de içinde yankılanıyor. O zaman kitap bir romandan çıkıyor, bir aynaya dönüşüyor.
Ben bu kitabı okurken içimde iki ses duydum: biri erkekliğe alışmış, güçlü olmayı seçmiş tarafım; diğeri yıllardır bastırılmış ama hiç ölmeyen bir yanım: “içimdeki kadın”. Sessizdi, ama oradaydı. Smyrna’nın bilge kadınlarla kurduğu o bağ, aslında benim de içimde yıllardır susturduğum sezgisel tarafıma sesleniyordu.
Toplum bize “adam gibi adam” olmayı öğretirken, “hissedebilme” yetimizi törpüledi. Ne zaman ağlasak, susturulduk. Ne zaman sevinsek, abarttığımız söylendi. Ne zaman anlamaya çalışsak, “fazla alıngan” olduk.
Oysa Anne Yarası bize şunu hatırlatıyor:
Dişil enerji bir kadına ait değildir.
Dişil enerji, her insanın içindeki yaraları kabulle onarabileceği bir denge alanıdır.
Eril olan yapar, yürür, üretir.
Dişil olan durur, hisseder, yoğurur.
Bu kitapla birlikte ben de şunu sordum kendime:
“Ben ne zamandır durup beklemiyorum?
Ne zamandır sadece ‘yaparak’ değerli olduğuma inanıyorum?”
Ve itiraf etmeliyim ki; bu soruların cevabı hep çocukluğuma, annemle olan ilişkime çıkıyor. Çünkü bir erkek için dişil enerjinin ilk örneği annesidir. Eğer o bağ eksikse, ya da fazlaysa, ya da sertse… biz içimizdeki kadınla barışamıyoruz. Ve dolayısıyla kendimizle de.
Annelerimiz, Bizim İçimizdeki Kadını Doğuran İlk Ellerdi
Roman boyunca tekrar edilen bir kavram var: “Kendine annelik etmek.” Bu cümleyi ilk okuduğumda sadece kadınlara ait sandım. Ama düşündüm: ya biz erkekler? Biz kendimize nasıl annelik edeceğiz? Biz kendi yaralarımıza nasıl dokunacağız?
Bu kitap sayesinde şunu fark ettim:
Bazen kendi iç sesine kulak vermek bir annelik hareketidir.
Bazen kendine zaman tanımak, bağırmamak, affetmek... bir annenin göstereceği şefkattir.
Bazen de yıllardır içimizde ağlayan bir çocuğun sırtını sıvazlamak gerekir — dışarıdan değil, içeriden.
Ve işte bu noktada Anne Yarası, sadece bir kadın romanı olmaktan çıkar, insanın içsel yolculuğuna dönüşür.
Bu Kitap Neden Erkekler İçin de Önemlidir?
Çünkü artık duygularını tanımayan erkeklerin, yalnızlıktan başka sığınacak yeri kalmadı.
Çünkü artık “mantıklı olanı” yaparken, iç sesi bastıranların ömrü yarım kalıyor.
Çünkü artık kız çocuklarına iyi babalar, kadınlara sağlam eşler, dünyaya vicdanlı adamlar lazım.
Ama önce biz, kendimize iyi bir "anne" olmak zorundayız.
Ve bu annelik; merhametle, susarak, dinleyerek, durarak, hissederek olacak.
Tıpkı bu kitabın bize öğrettiği gibi.
"Erkek olmak için önce insan olmak gerek.
İnsan olmak içinse, içindeki kadını öldürmeden yaşamak…"