Paris’in kalabalığında Notre-Dame’ın taşlarının gölgesinde yankılanan bu roman;
Victor Hugo, bu romanında sadece bir hikaye anlatmaz. Aslında koca bir kenti, bir çağı da anlatmaktadır.
Kitap boyunca bir tarafta çirkinliği yüzünden toplumdan dışlanan ama kalbinde sonsuz bir saflık taşıyan Quasimodo diğer tarafta güzelliğin cazibesine kapılan ve tutkularının kölesi olan insanlar vardır. Çirkin ile güzel, masum ile suçlu, kutsal ile günah iç içe geçer. Hugo, bütün bu karşıtlıkları Notre-Dame’ın taş duvarları gibi kalıcı ve ağır bir dille betimler.
Okurken beni en çok çarpan şey, insanın dış görünüşüne yapışan acımasız kimlikler oldu. Quasimodo’nun dünyası, tek bir damla suyun iyiliği bile bir insanın kalbine sonsuz sevgi tohumları ekebildiğini gösteriyor. Esmeralda’nın ona sunduğu küçücük merhamet, onun tüm hayatını anlamlı kılıyor. Ve belki de kitabın en vurucu yanı, masumiyetin hep yanlış yerde ezilmesi, toplumun gözünün hep hakikati ıskalamasıydı.
Din adamı olan Frollo’nun Esmeralda’ya duyduğu tutku, arzunun insanda nasıl yıkıcı bir canavara dönüşebildiğini gösteriyor. Onun dini temsil etmesi ise bana, kutsallığın bile insanın içindeki karanlıktan kaçamadığını düşündürdü. Bu yüzden kitap, sadece bir aşk trajedisi değil, aynı zamanda tutkuların ve bastırılmış arzuların romanı.
Ve ayrıca Hugo için Notre-Dame yalnızca bir katedral değildir; geçmişi hatırlatan bir bellek. Roman bu yönüyle hem Paris’in tarihine bir ayna tutar hem de zamanın yıkıcı etkilerine karşı bir direniş niteliği taşır.
Kitap bittiğinde, Esmeralda’nın masumiyeti ile Quasimodo’nun sessiz gösterişsiz sevgisini katedralin suskun taşlarına yansıdığını fark ettim. Bu roman, insana hem toplumun acımasızlığını hem de bireyin içindeki sonsuz çelişkileri hissettiriyor.
Hugo, bize çirkin ile güzelin aslında ne kadar göreceli olduğunu, asıl çirkinliğin kalpte başladığını göstermiştir.