Bu kitabı okurken sanki içime bir ağırlık oturdu, göğsümün ortasında kıpırdayan bir hüzün ve suçluluk hissi belirdi. Sabino’nun kalemiyle tanıştığınız anda, sadece bir aile dramına değil, insanın kendi karanlık tarafına da bakmak zorunda kalıyorsunuz. “Babamı Öldürdüğüm Gün” sadece bir suçun öyküsü değil; kayıpların, pişmanlıkların, geçmişin yüküyle boğulmuş bir ruhun itirafı. Kitabı okurken kendi çocukluğumu, baba figürüyle olan çatışmalarımı, gizli kırgınlıklarımı hatırladım. Her sayfa, kendi içimdeki sessiz çığlıkları uyandırdı.
Mario Sabino, karakterin karmaşasını öyle bir aktarır ki, okurken vicdanınızla, korkularınızla ve bastırılmış öfkelerinizle yüzleşiyorsunuz. Ben de fark ettim ki, insanın içinde biriken sessizlik ve bastırılmış duygular, doğru anda patlamaya hazır birer volkan gibi. Kitap bana, affetmenin ve anlamanın ne kadar zor ama aynı zamanda ne kadar gerekli olduğunu hatırlattı. Kendi hayatımda, aile ilişkilerimde ve geçmişimde ne kadar yük taşıdığımı fark ettim.
Öykü boyunca zamanın akışı ve karakterin içsel monologları, bana geçmişin hiç geçmediğini ve hataların izlerinin bedenimizde ve ruhumuzda kalıcı olduğunu gösterdi. Sabino’nun anlatımı sarsıcı ama aynı zamanda samimi; okuyucuyu direkt insanın karanlık yanına çeken bir dürüstlük var. Bu dürüstlük beni düşündürdü, kendi hatalarımla ve seçimlerimle yüzleştirdi. Kitap, öfke, suçluluk, kayıp ve pişmanlık temalarını öyle bir şekilde işler ki, insan kendini karakterle özdeşleştiriyor, kendi yaşamına bakıyor ve bazen kendine bile itiraf edemediği duygularla karşılaşıyor.
Sonra hissettiğim şey, bir yandan büyük bir ağırlık, bir yandan da ruhumda açılmış küçük bir pencereydi. Bu kitap bana, geçmişi anlamadan geleceğe adım atamayacağımızı gösterdi. Kendi hayatımdaki kırgınlıkları, hataları ve kayıpları düşündüm; Sabino’nun hikâyesi, acıyı ve suçluluğu anlamlandırma yolculuğuma eşlik etti. Her cümle, bir ders, her sayfa bir ayna gibiydi; kendimle yüzleşmemi sağladı.