Bazı kitaplar vardır, okurken zamanı unutturur; Jeanette Winterson’ın Zaman Boşluğu da öyle bir kitap. Sayfalar arasında ilerlerken, sanki kendi hayatımın parçalarıyla karşılaştım ve her kelime bir aynaydı bana. Kitap, zamanın lineer olmadığını, anların iç içe geçtiğini ve insanın kendi belleğiyle sürekli bir hesaplaşma içinde olduğunu hatırlatıyor. Ben okurken geçmişimle bugünümü, kaybettiklerimle kazandıklarımı aynı anda hissettim; geçmişe dair kırık anılar, bugüne dair küçük zaferler, hepsi birbirine karıştı.
Winterson’un dili çok katmanlı ve şiirsel. Satır aralarında bir sessizlik var; o sessizlik, kendi içimde sakladığım soruların yankısı gibi. Kitapta zamanın boşluğu, sadece fiziksel bir boşluk değil, ruhsal bir boşluk. Ve bu boşluk, insanın kendi eksikliklerini fark etmesi, hatalarını görmesi ve kendini yeniden inşa etmesi için bir alan yaratıyor. Ben de kendi hayatımda bir döneme dönüp baktım: Neler kaybettim, neleri unuttum, hangi fırsatları erteledim… Ve hepsinin bir şekilde beni ben yaptığı gerçeğiyle yüzleştim.
Kitap boyunca karakterlerin zamanla ve kendi geçmişleriyle hesaplaşmasını izlerken, ben de kendi zaman algımı sorguladım. Kaç anı biriktirip unuttum, hangi seçimlerim beni ben yaptı, hangi yol ayrımlarında durup bakakaldım? Winterson’un üslubu öyle bir yoğunlukta ki, insan kendi varlığını bir kez daha hissediyor, hem kırılgan hem güçlü olduğunu aynı anda fark ediyor.
Zaman Boşluğu, bana aynı zamanda her anın değerini hatırlattı. Çünkü zaman bir nehir gibi akıyor ve biz çoğu zaman kenara çekilip sadece izleyebiliyoruz. Ama Winterson’un kitabı, o akıntının içinde cesurca yüzmenin, kendi içsel boşluklarımızı kabul etmenin ve onları birer anlam yaratma alanına dönüştürmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Kitabı kapattığımda, hem bir hüzün hem de bir aydınlanma vardı içimde; çünkü insanın zamanla olan ilişkisi, aynı zamanda kendisiyle olan ilişkisi demek.