Kimi kitaplar vardır; az sayfalı olsa bile okurunun içine koca bir dünya bırakır. Karakterlerin yalnızlığı, evlerin sessizliği, aile içindeki görünmez çatışmaları anlatırken kendimizi bir anda onların yanında buluruz. Ya da onlarda kendimizden bir parça buluruz. Bu eser de tam olarak böyle bir okuma deneyimi yaşattı bana.
Merkezde isimleri bile anılmayan iki kişi var: Dede ve Nene. Küçük oğullarıyla Anadolu’nun bir mahallesinde yaşamaktadırlar. Ancak aynı evde olsalar da aralarındaki mesafe, kilometrelerce uzağa bedel. Dede, ne sofrada yer bulabilir ne de kendi yatağında uyuyabilir. Eşyaları kilitli bir bavulda saklıdır, uykusu ise yıpranmış bir kanepenin üstündedir. İçeride yabancı hissettiği için çoğu vaktini çarşıda geçirir; orada gördüğü saygı, eve döndüğünde yerini yeniden suskunluğa bırakır.
Nene… Küçük yaşta yaptığı evlilikten, yıllar süren fedakârlıklardan ve hiç dinmeyen kırgınlıklardan geriye, mutsuzlukla yoğrulmuş bir kadın kalmıştır. Oğulları ise annesinin sözünü daha çok dikkate alır; böylece Dede’nin yalnızlığı derinleşir.
Dedemizi hayata bağlayan tek şey memleketteki düğünler ve taziye ziyaretleridir. Oralarda bir süre nefes alır, fakat dönüş vakti geldiğinde dedemize yeniden bir hüzün çöker. Belki de Dede ve Nene’nin tek ortak yönü budur: ayrı kalınca mutlu olmaları…
Bu uzun hikâyeyi ben beğendim yalnız takıldığım ufak noktalar oldu. Bazı yerlerde yazarın tekrar düştüğünü hissettim, o bölümlerde kahramanların farklı birkaç yönünü görmek istedim. Bunun dışında kültürümüzü yansıtan bölümlerde betimlemeler hoşuma gitti.
Güzel bir uzun hikâye, novella okumak isterseniz bu kitaba bir şans verin derim