Zülfü Livaneli Zülfü Livaneli’nin “Kaplanın Sırtında” romanı, II. Abdülhamid’in taht yılları ve sürgün hayatını öyle samimi bir dille anlatıyor ki, okurken padişahın iç dünyasına adeta dokunuyorsunuz. Abdülhamid’i sadece bir hükümdar olarak değil, korkuları, vicdan muhasebeleri ve insani zaaflarıyla ete kemiğe büründürmüş Livaneli, tarihi bir figürü yeniden canlandırıyor. Romanın ilk bölümünde Selanik sürgününde yaşanan günlük hayatın detayları, saray ihtişamından kopuşun acısını hissettiriyor insana. Doktor Atıf Hüseyin Bey’in günlükleri üzerinden aktarılan ikinci bölüm, padişahın 33 yıllık saltanatının derin bir hesaplaşmasını sunuyor, okuyanı düşündürüyor. Abdülhamid’in marangozluk tutkusu, müzik sevgisi gibi kişisel yanları, onu sıradan bir insana dönüştürüyor ve önyargıları kırıyor. İmparatorluğun çöküş sürecini büyük güçlerin oyunları ve iç isyanlar üzerinden işleyen kitap, tarihi olayları roman akıcılığında yansıtıyor. Müşfika Hanım’ın sadakati gibi duygusal unsurlar, hikayeye sıcak bir insan dokunuşu katıyor. Livaneli’nin akıcı kalemi, okuru Avrupa seyahatlerinden Balkan savaşlarına kadar sürüklerken, dönemin ruhunu hissettiriyor. Bu eser, sadece bir padişahın değil, bir imparatorluğun trajik sonunun da öyküsü, vicdan ve iktidar arasında sıkışmış bir adamın portresi. Okuduktan sonra, tarih kitaplarının soğuk satırlarının ötesinde, kaplanın sırtında yaşamanın ne demek olduğunu anlıyorsunuz.