Watson Ailesi , Austen’ın diğer romanlarına kıyasla ham kalmış evet karakterler var ama henüz derinleşmemiş. Emma Watson mesela ailesinin yanında, biraz dışarıdan gelmiş, biraz da farklı bir bakışa sahip bir kadın. Onun üzerinden evlilik pazarı, toplumsal konum ve aile içi beklentiler işlenmeye başlanmış. Ama işte tam o noktada hikaye kesiliyor.
Austen burada yine kadınların çaresizliği ile zekası arasındaki o ince çizgiyi yakalamış. Watson kardeşlerin her biri evlilik yoluyla kendi kurtuluşunu arıyor; ama bu kurtuluş, bir tercih değil daha çok bir zorunluluk gibi. Yani metin yarım kalsa da, aslında dönemin kadınları üzerine güçlü bir şey söylüyor: “Seçenek yok, oyun belli, herkes rolünü oynamak zorunda.”
Yine de itiraf edeyim, bu haliyle beni çok içine çekmedi. Çünkü Austen’ın en sevdiğim yanı, karakterleri büyütüp onları birbirine sürtmesi. Burada daha o kıvılcım tam yanmamış. Bir taslak, bir hazırlık gibi. Tamamlanmadığı için biraz eksik, biraz da “yazık olmuş” dedirtiyor.
Ama yarım olmasına rağmen bir şey veriyor: Austen’ın yazma sürecine tanıklık etmek gibi. Hani atölyeye girip ressamın yarım bıraktığı bir eskizi görürsün ya, öyle. Sanatçının elinin titremesini, nereye gideceğini planladığını hissediyorsun.
Benim için “Watson Ailesi”, büyük bir roman değil ama Austen’ın dünyasını merak edenler için hoş bir durak. Çay ve kurabiye eşliğinde okunduğunda da keyifli oluyor, çünkü derin bir hikaye beklemiyorsun; daha çok küçük bir uğrak, edebi bir atıştırmalık gibi.