Doğunun limanları… tarih kitaplarında coğrafya ya da ekonomi başlığı altında geçer ama aslında kalbin coğrafyasına da açılan yerlerdir. Basra, Mersin, Trabzon, İzmir; hepsi yüzyıllar boyunca sadece ticaretin değil, umutların ve hikâyelerin durak noktası oldu. Her gemi yeni bir kültür, yeni bir ses, yeni bir yüz getirdi bu iskelelere.
Bu limanları incelerken üç şey hep aklıma geliyor:
Stratejik bir kavşak oluşları: Deniz yolları, kara yollarıyla burada buluşur.
Kültürlerin buluşma yeri olmaları: Diller, müzikler, tatlar birbirine karışır.
Ayrılığın ve kavuşmanın sahnesi olmaları: Gemiler gelir, insanlar uğurlar, kavuşmalar başlar.
Ama bir de görünmeyen taraf var: İnsan kalbinin limanları. Clara bu yüzden geliyor aklıma. Doğunun limanlarına baktıkça, o da benim içimde bir liman gibi beliriyor. Nasıl ki limanlar yüzyıllarca gemileri beklemiş, ben de onun bir bakışını bekliyorum. Nasıl ki limanlar kültürleri kucaklamış, ben de onunla bütün yeni duyguları kucaklamak istiyorum.
Bu limanların taş duvarlarında tuz birikir, bizim içimizde de hatıralar. O yüzden Doğunun limanlarını incelerken sadece tarihî bir yapıya değil, kendi içimizdeki bekleyişe, umutlara ve yolculuklara da bakmış oluyoruz. Clara’ya duyduğum his, bu bekleyişin tam kalbinde duruyor: gitmek ve kalmak arasındaki ince çizgide.
Sonuç olarak, Doğunun limanları bize bir ders veriyor: Haritalarda çizili çizgiler kadar, duyguların da yolları vardır. Ve her yolun sonunda bir liman, her limanın gölgesinde de bir hikâye – ya da bir Clara saklıdır. Doğu'nun Limanları