140 syf.
·3 günde·7/10
Yeraltından Notlar, Dostoyevski'nin okuduğum 7. kitabı oldu. Bu kitapta Dostoyevski, diğer kitaplarından farklı olarak, isimsiz bir yeraltı kahramanına yer vermiş ve yeraltı kahramanının hezeyanlarını önümüze sunmuş.

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde isimsiz yeraltı kahramanımız, yeraltından nutuk çekiyor bizlere. Ama ne nutuk... Bildiğimiz bütün ahlak ve doğru kavramlarını çürütecek cinsten bir nutuk... "Yemin ederim baylar, fazla bilinçli olmak bir hastalıktır." diyen kahramanımız tam olarak fazla bilinçli bir insan motifi çiziyor bizlere.

Kitabın bu ilk bölümü bana nedense Thomas Bernhard'ın Sarsıntı kitabındaki deli Prens'in hezeyanlarını hatırlattı. Kendimce bir karşılaştırma yapma ihtiyacı hissettim ve karşılaştırmam, Thomas Bernhard'ın hezeyanlarının bana daha çok hitap ettiğine karar vermemle sonuçlandı. Dostoyevski'nin 19. yüzyıl hezeyanlarını yansıttığı, Thomas Bernhard'ın ise 20. yüzyıl hezeyanlarını yansıttığı göz önünde bulundurulduğunda Bernhard'ın Dostoyevski'den daha güncel hezeyanlara sahip olduğu açıktır. Bu sebeple benim de Bernhard'ı kendime ve düşüncelerime daha yakın bulmam da olağan bir sonuç. Fakat bu, Bernhard Dostoyevski'den daha iyi bir yazar demek değildir elbette.

Kitabın ikinci bölümünde ise yeraltı kahramanımız neden yeraltı kahramanı olduğunu açıklıyor. Daha doğrusu onu yeraltına iten olayları ve sebepleri, anıları vasıtasıyla önümüze sunuyor. İkinci bölüm, ilk bölüme oranla daha çok olay örgüsünün işlendiği ve ilk bölümdeki boşlukların doldurulduğu bir bölüm niteliğinde. Ben tabii ilk bölümün devam etmesini tercih ederdim. Bir açıklamaya veya sebebe gerek duyulmamalıydı bence.

İkinci bölümde Dostoyevski yeraltı kahramanımızı, kafası çalışan aydın bir insan olarak tanımlıyor ve "Çağımızda kafası çalışan, aydın her insan ödlek olmak zorundadır." diyor. Kitabın ana karakteri olan yeraltı kahramanımız öyle korkak, öyle çekingen ve öyle ürkek ki birçok defa beni sinirlendirdi. Bir insan nasıl bu kadar ödlek olabilir diye defalarca kendime sordum. Mesela şöyle bir cümle kuruyor kahramanımız: "Güzel, hoş bir mektup yazıp kendisine, benden özür dilemesi için yalvardım." Nasıl olur da bir insan bir başkasının kendisinden özür dilemesi için yalvarır? Bu kadar korkaklık ve pasiflik benim kabul edebileceğim bir şey değil maalesef... Bir başka yerde ise kahramanımız şu cümleyi kuruyor: "Söze karışmak yürekliliğini gösteremeden, beceremeden, bu insanların arasında dört saat aptal aptal oturdum." Sanırım bu cümleyle ilgili açıklama yapmaya gerek yok.

Uzun lafın kısası, kitabın 19. yüzyılda yazıldığını unutmadan okuyacaksanız elbette çok güzel bir kitap. Dostoyevski'nin yeraltı kahramanının hezeyanları etkileyici. Fakat yakın zamanda beni daha çok etkileyen bir deli Prens ile karşılaştığım için bu etki bende nispeten daha az oldu... Kitaptan çok beğendiğim, beyin yakan bir soruyla yazımı sonlandırıyorum:

"Hangisi daha iyidir, kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acılar mı? Evet, hangisi daha iyidir?"