Alevdeki Işık’ta, Sera ve Ash’in birlikteliğini tehdit eden olayların gölgesinde kalmıştık. Her ne kadar bağları kadersel olarak kutsansa da İlkeller, güç arzularını tatmin ederken aşkı ve sevgiyi umursamıyorlar. İşte bu kitapta, esaret altındaki Sera ve Ash’in hem ruhsal hem de bedensel zincirlerini kırarak yeniden bir araya gelme mücadelesini okuyoruz.
Seriyi çok seviyorum. Ama ilk defa bu kitapta hikâyenin tekrar etmeye başladığını hissettim. Özellikle ana seri Kül ve Kan’da Poppy ve Casteel’in yaşadıklarıyla çok benzer bir gidişat vardı: Casteel tutsak, Poppy politik hamleler yapmak zorunda… Burada da Ash tutsak, Sera ise onun ve herkesin güvenliği için ruhunu tüketen tekliflere evet demek zorunda. İlk 400 sayfa boyunca Sera’nın aynı içsel çatışmalarını tekrar tekrar okuduğumu hissettim. Hele Kolis’in Sera’ya yaşattıkları… bu konular ile ilgili travmam olmasa bile okuması zor sahnelerdi.
Böyle zamanlar da okumamı kolaylaştıran tek şey araya serpiştirilen Ash ve Sera buluşmalarıydı. Bir ara Ash’i hiç okuyamayacağımı sandım. Neyse ki son çeyrekte Sera özünü kabul edince olaylar hızlandı ve tatmin edici bir sona ulaştı.
Yazarın en güçlü yanı: Karakterler arasındaki bağı öyle gerçekçi ve yüce bir şekilde kaleme alıyor ki, sanki başka bir evrende Sera ve Ash gerçekten varmış gibi hissediyorsunuz. Yan karakterler de ise iyiyle kötünün dengesini öyle güzel kuruyor ki kime sevgi duyduğunuzu, kimden nefret ettiğinizi çok net ayırt ediyorsunuz.
En sevdiğim diğer noktalardan biri de kadın karakterlerin güçlendikçe erkek karakterlerin bunu bir ego savaşına çevirmemesi. Tam tersine bundan gurur duyuyorlar. Üstelik bu durum yazar tarafından erkek karakteri küçültmeden yapılıyor.
Her şeye rağmen Jennifer’ın dünyasını okumak büyük keyif. Fantastik aşk kurgusu seven herkese tavsiye ederim. Mutlaka okuyunuz.
Addio…