Norveç edebiyatının en özgün ve modern seslerinden biri olan Dag Solstad (d. 1941), İskandinav edebiyatının en güçlü temsilcilerinden. Eserlerinde bireyin toplumsal konumuyla, tarihsel sorumluluğuyla ve kendi varoluşsal sıkışmışlığıyla hesaplaşmasını incelikli bir ironiyle işliyor. Solstad’ın dili sade, ama düşünsel olarak yoğun ve sarsıcı. Entelektüel, içe kapanık, hayata karşı utangaç ama onurlu erkekleri anlatıyor yazar — tıpkı “Mahcubiyet ve Haysiyet”in Elias’ı ya da bu kitaptaki Knut Pedersen gibi.
Bu roman, 1982’de yayımlandığında Norveç’te büyük tartışma yaratmış, öyle ki kişisel bir itirafname ve siyaset eleştirisi diyebiliriz. Pedersen’in 1970’lerin Norveç’inde devrimcilik, solculuk ve örgütleşme anılarını okuruz. Roman boyunca bir şakaya ortak oluyor gibiyiz, biri çıkıp da “bu nasıl örgüt bu nasıl solculuk yahu” diyecek diye bekliyorsunuz. Karakterimiz ideoloji olarak ne kadar etkilense de hayatına uyarlayamadığı bu durumun mahcubiyetini yaşıyor. Sanki canı sıkılmış bir profesörün heyecan araması gibi. O kadar can sıkıcı bir karakter ki, anti kahramana dönüşecek biraz daha zorlansa.
Trajikomik bir hikaye. Neden böyle diyorum? Çünkü kitap boyunca kendini Markist-leninist düşünceye zorla inandırmaya çalışan, sloganlar atan, politik bildiriler yazan, devrim idealı ile yanıp tutuşan, toplantılara katılan Pedersen aslında hiçbir inanç barındırmaz ve varolduğunu iddia ettiği inancı hem bireysel hem de toplumsal bir utanca evirir.
Sanki tek nefeste anlatılmış, soluk soluğa bir hayat hikayesi bu. Kitap bölümlere ayrılmamış, okurken hiç es vermiyor, konu bölünmesi yapmamış, paragraf ayrımları var ama konu sürekli aktığı ve hızlı değiştiği için okumak (ya da ara vererek okumak) zorlaşıyor. Ki illaki ara verdiğimiz için okurken, kitaba geri döndüğümde soluğumu tutmuşum gibi hissettiriyordu. Sürekli bir akış. Kitabın sonunda karakterlerle tek tek hesaplaşması ve bitişi hoşuma gitti.
Sonuç olarak Knut Pedersen hiçbir devrim yapamadı. Ama geçmişine dürüstçe bakabildi. Belki de en zor olan buydu. Kitapla kalın.