Puan vermedi·328 syf.··Beğendi
···Okunma: 11 Ekim 2025 21:15 Otuz yıl önce, metinlerine sadık kalmış diğer aile üyelerinin aksine kaderine razı olmayıp hem evliliğini hem de avukatlık eğitimini yarıda bırakır Johanna. Hep hayalini kurduğu güzel sanatlar alanına yönelmesini sağlayan adama, Mark'a aşık olmuştur çünkü, yine onun desteğiyle hapsolduğunu düşündüğü fanustan çıkar, büyük denizlere açılır, uzaklara giderler birlikte. Cesaret gerektiren bu seçim aile ilişkilerini zedeler, dışlanmasına sebep olur zira ailesi bu ihaneti hiç unutamaz. Üzerine katılamadığı bir cenaze(baba) ve aile ilişkilerine nahoş bir gönderme olarak yorumlanan sergilenmiş iki tablo da eklenince ilişkiler iyiden iyiye gerilir. Görüşmez olurlar artık.
Yıllar sonra doğduğu topraklara başarılı bir ressam olarak geri dönen Johanna, bir gece vakti yıllardır görüşmediği annesini arar, ancak cevap alamaz.
Cevapsız kalan bu çağrı hayat boyu üstünü örtmeye çalıştığı tüm sorunları açığa çıkarır; annesiyle hesaplaşmak, taşıyamadığı boynuzlar olarak adlandırdığı çocukluk travmalarıyla yüzleşmek, onlardan kurtulmak ister kahramanımız. Annesiyle yapacağı tek bir konuşma onu hem kendisi hem annesi hem de kız kardeşiyle barıştıracak, varlığı anlam kazanacaktır bir nevi. Af dilemek ya da dilenmek değil uzlaşmak, anlamak nihayetinde huzur bulmaktır amacı. Geç kalmış bir veda belki de.
Elbette ki arayan bulacaktır, ancak aradığını değil her zaman.
Bu kitap anneye, annelik kavramına, büyüme ve büyütme sancılarına yönelik bir ağıt niteliğinde adeta. Bir evladın annesine yazdığı birer mektup sanki her bölüm.
Kahramanımızın kendini anlatma, kabul ettirme çabasının her evresine tanık oluyoruz roman boyunca. Kimi zaman acıyor kimi zaman öfkeleniyoruz hikayenin başrol oyuncularına, umursamayıp boşverecek oluyoruz önce, sonra canhıraş koştururken buluyoruz kendimizi Johanna'yla birlikte 22 numaranın kapısına doğru.
Ağlıyor, gülüyor, imreniyor ama sorguluyoruz hikayede adı geçen herkesi. Her bir sayfada yeni bir sır perdesi aralanıyor, çözülüyor karakterler adım adım. "Annem öldü mü?" sorusunun cevabını ararken çok daha kritik bir başka soru takılıyor aklımıza:
Yaralamadan, öldürmeden sevmek/büyütmek mümkün mü bir çocuğu?