·296 syf.··Beğendi
···Okunma: 10 Ekim 2025 23:35 Berlin’i sevmek diye bir şey var. Ama’sız fakat’sız. Kalabalığına, karmaşasına rağmen ayak bastığım ilk günden beri bana iyi gelen bir yanı var Berlin’in. Ruhumdaki bütün dalgalanmaları dengeye çeken sağlam bir zeminde hissederdim kedimi orda yaşadığım dönemde. Müzeler adasında gezmenin, Unter den Linden’de yürümenin bir şiiri giymek gibi bir hissiyatı vardı. Farklı dünyalara yolculuk yapmayı henüz öğrenemediğim dönemlerdi. Edebiyatın ve sanatın insana boyutlar arası kapılar açtığını, bazı şehirlerin yüzyıllara tanıklık etmiş bir bilge misali ruhlarının olduğunu henüz keşfetmediğim zamanlar. Dijital günceme şöyle bir not düşmüşüm bir vakit; “trene binip de ‘Berlin’e gidiyorum’ demenin şiirsel bir hissiyatı var ben de”. Neden sonra ayak bastığım ilk günden beri beni bu denli sarıp sarmalayan şeyin Berlin’in savaşlara, krallıklara, diktatörlüklere tanıklık etmiş ruhu olduğuna kanaat getirdim.
İşte tüm bu düşünceleri ete kemiğe büründüren bir kitap okudum. Almanca ve İngilizce baskısının aksine kitabın adında geçmese de, Berlin’in yüzyıllık tarihine ışık tutan bir kitap bu.
İngiltere kökenli, Amerikalı yazar ve sanat eleştirmeni Kirsty Bell 2000 yılında Alman eşi ile evlendikten sonra Berlin’e yerleşir, iki oğlu olur. Mutsuz evliliğini sonlandırmasından sonra hayatında yaşadığı bazı değişimler onu bu kitabı yazmaya iter. Berlindeki evinin penceresinden görünen manzaradan başlayan bir hayal fırtınası, kütüphanelere, arşivlere, nüfus dairelerine uzanır ve ortaya şehrin tarihi, jeolojik yapısı, tanınmış ünlü isimler, yer yer edebi karakterler ile örülü muazzam bir anlatı çıkar. Berlin’in hayal dünyamdaki evrenini böylesine tamamlayan başka bir esere daha rastlamadım henüz. Kitapta adı geçen caddeleri, sokakları, metro duraklarını, binaları biliyor oluşum da okuma yolculuğuma bambaşka bir tat kattı. Hafızamdaki Berlin, alışılmış şeklinden çıkıp bambaşka bir kimliğe büründü, modern çağın ona yapıştırdığı ruhsuz maskeyi atıp özüne döndü sanki. Prusya Devleti, İkinci Dünya Savaşı, Üçüncü Reich, Sovyet İşgali, Berlin Duvarı ve 2000li yıllar. Anlatı boyunca başka başka kimliklerle oturdu yazar karşımda. Biraz anne, biraz eş, biraz yazar, biraz tarihçi, biraz göçmen ve en çok da bir kadın olarak.Tarih merakım bir yana, kitapta beni en çok etkileyen, yazarın Alman toplumundaki kadınlık olgusunun gelişimini ele aldığı kısımlar oldu. Bu kitabı bitirdikten sonra rafa kaldırsam da zihnimin köşesinde hep açık kalacak bir konu bu. İğneyle kuyu kazarcasına edebiyatı ve tarihi arşivleri didik didik ederek bir bütünlük oluşturan yazarı da ayrıca taktir ediyorum. Hep söylerim, kadınların ellerinden çıkan her şey bir başka güzeldir, hele ki edebiyatta.
Bir şehrin sokaklarında savaşın, kimliğin, zamanın ve biraz da edebiyatın birbiri ile dansını kaleme alan bir yapıt bu. Mekan ruhu, psikocoğrafya, kişisel ve toplumsal travmalar. Kitabın türkçe baskısının arka kapağında yer alan bu kavramlar anlatıyı çok iyi özetliyor.
Kitap okumayı tasvir ettiğim sayısız metafor vardır. Bu yazımı Theodor Zeldin’in İnsanlığın Mahrem Tarihi kitabı üzerine yazdığım incelemenin giriş kısmındaki metafor ile bitirmek istiyorum; Kitap okumak sonsuz yükseklikte bir dağa tırmanmak gibidir. Her kitapta biraz daha yükseğe ilerlersiniz, vadilerin sonunu, dağların ötesini, yeni vadileri hatta yeni ülkeleri görürsünüz. İşte bu eser böyle bir yolculukta sizi normal bir kitabın on katı kadar ileriye taşımış olacak desem abartmış olmam diye düşünüyorum.