Zamanın neden bu kadar hızlı geçtiğini hep merak ederdim; sanki yaş aldıkça günler birbirine karışıyor, yıllar sessizce akıp gidiyor. Bu kitap o hissin ardındaki psikolojik ve nörolojik mekanizmaları sade ama düşündürücü bir dille anlatıyor. Okurken şunu fark ettim: zaman dediğimiz şey aslında dikkat ile ve “yenilik hissiyle” var oluyor. Dikkatimizi yitirdiğimizde, günler birbirine benzemeye başladığında hayat da hızlanıyor. Yeni bir yer görmek, yeni bir düşünceyle karşılaşmak ya da sadece bilinçli bir an yaşamak bile zamanı genişletiyor.
Yazar bir yerde, “Anılarımızı besleyip büyütürken sonuca değil, o süreçteki sevgi ve bağlılığa bakmak gerekir” diyor. Bu cümle, kitabın kalbini oluşturuyor bence ; çünkü zamanın anlamı, anıların içinde değil, onları yaşarken gösterdiğimiz dikkat ve sevgiyle belirleniyor. Bir başka yerde “Kendi rızaları olmadan ölüme gidenler son güçleriyle sevdiklerine bilgi vermek isterler. İşte intihar eden insanların yapmadığı tam da budur” diyerek yaşam arzusunun son kırıntılarını bile insan bağları üzerinden açıklıyor. Bu yaklaşım, kitabın varoluşsal bir yön taşıdığını da hissettiriyor.
Bazı bölümler derinleşemesede, bilimselliğini popülerliğe feda etse de, insana kendi farkındalığını geri veriyor. Kapağını kapattığımda: geçen yılların hızına değil, onları fark edemeyişimize üzüldüm. Ama belki de Stoacıların dediği gibi, zamanın akışını durdurmak değil; onun önünde durup sakince “gel” diyebilmek gerekiyor.