Hasan İzzettin Dinamo’nun Savaş Ve Açlar adlı eseri savaşın yalnızca cephede değil, cephe gerisindeki halka da yaşattığı ızdırabı da gözler önüne serer. Okuduğum çoğu savaş kitaplarının aksine cephenin arkasındaki halka yönelen bu eser en sevdiğim kitaptır. Benim için güzel kitap; sadece olay örgüsüne, betimlemelere, finale dayanmaz. Benim için kitaptan ne derece etkilendiğimle paraleldir kitabın güzelliği. Bu kitap ise nerede olduğumu bana unutturmuş, kalabalığın içinde beni ağlatmış, iştahımı kaçırmış ve hatta rüyalarıma girecek kadar beni etkilemiştir. Kitabın bizzat yazarın kendi hayatını anlatması da cabası. Kitabı okurken kurgudan uzak olduğunun bilincinde olmama rağmen her seferinde beynimin içinde yankılanan “Hayır, olamaz bu kadar da olmamalı!” diye çığlık atan iç sesimi bastıramadım.
Kitap okumak yalnızca yeni bilgiler öğrenmekten, kelime dağarcığını genişletmekten ibaret sanıyor okumayanlar. Ama kalemini güçlü kullanabilen bir yazarın dilinden okuduğumuzda, öğrenmekten çok yaşarız o dönemi. Ben hiç aç kalmamıştım, sefalet nedir bilmezdim, bu kitabı okuyana kadar. Dinamo öyle yalın öyle içten anlatmış ki yaşananları, ben de yaşadım. Okurken çocukların açlığını, ölen kardeşlerinin acısını, annenin çaresizliğini hissettim.
“Ölüm, artık onların en yakın komşusu olmuştu. Hem de teklifsiz bir komşuydu. Kapıyı çalmadan itip içeriye giriyor, onlarla baş başa, diz dize oturup yarenlik ediyor, sevgili kardeşleri kılığında evden çıkıp gidiyordu. Evet, ölüm artık hiç de korkulacak bir nesne değildi. Ölüm, Hüseyin gibi, Fatma gibi, babaları gibi, ağabeyleri gibi, büyükanneleri gibi, en son da Seher gibi sevgili, sevimli, zavallı bir nesneydi.” (s. 355)
Roman, toplumcu gerçekçilik akımının bir ürünü olmakla beraber aynı zamanda bir hukuk eleştirisi niteliğindedir. Bu inceleme, romanın içeriğinde işlenen temel insan haklarını, devletin negatif yükümlüklerini ve dönemin hukuki altyapısının adaletle olan ilişkisini incelemektedir.
Öncelikle kitabın konusundan kısaca bahsetmek istiyorum. Romanda, savaşın ardından halkın açlıkla boğuştuğu bir Anadolu kasabası anlatılır. Halk, hem yiyecek bulmakta hem de yaşamını sürdürebilmekte zorlanır. Bir yandan devletin baskıcı uygulamaları, bir yandan da savaş zenginlerinin halk üzerindeki sömürüsü gözler önüne serilir. Romanın kahramanları açlıkla mücadele ederken, zamanla içlerinden bazıları bu düzene karşı çıkmaya, birlik olmaya ve hak aramaya başlar.
Romanın karakterleri genellikle sembolik ve halktan kişilerdir. İsimlerden çok karakterlerin temsil özellikleri ön plandadır: yoksul köylüler, aç çocuklar, sömürücü tüccarlar, baskıcı memurlar gibi.
Sonuç olarak, Savaş Ve Açlar savaşın sadece cephede değil halkın sofrasında, bedeninde ve ruhunda da sürdüğünü gösteren çarpıcı bir yapıttır.
Kitapta altını çizdiğim birkaç cümleyi de buraya bırakmak istiyorum:
“Vay canına be! Köpeklerin bile sıtmadan geberdiği bir yerde insan nasıl yaşar?”
“Burada ancak ölümün sözü geçer, ölüm burada mutlaka insanlardan uzun yaşar.”
“Ama çok yoksullar değil mi?
“Çalışan insanlar hep yoksuldur kızım.”
“Vatan millet sözleri çok güzel ama, vatanı milleti kurtaranların çoluk çocuğunu kurtaracak hiç kimse yok! Allah’ın bile şu sırada öyle çok işi var ki!”
Bir hukukçu olarak bu incelemenin akışını biraz daha hukukla bütünleştirerek devam ettirmek istiyorum:
İlk olarak yaşam hakkı ve insan onuruna yaraşır hayat sürme hakkından başlayacağım, eserde savaşın birey üzerindeki etkileri anlatılırken özellikle bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkının sistemli bir şekilde ihlal edildiği görülmektedir. Açlık nedeniyle ölen çocuklar, hastalık ve sefalet içerisinde yok olan bedenler; savaşın, yaşam hakkını sadece cephede almadığının bir göstergesidir.
Dinamo, eserinde modern devlet anlayışının bir sonucu olan devletlerin vatandaşını koruma sorumluluğunun yerine getirilmediğini de eleştirmektedir. Roman boyunca sosyal yardım mekanizmalarının işlememesi buna apaçık bir örnektir. Peki, devlet savaş halinde de vatandaşını koruma sorumluluğu altında mıdır? Bence bu sorumluluk şartlara göre şekillenerek bazı esnekliklere yol açabilir ancak bu mutlak bir şekilde savaş halinde bu sorumluluk ortadan kalkar demek değildir. Devlet vatandaşını korumakla yükümlüdür. Bu noktada devletin savaş halinde vatandaşlarına seferberlik, zorunlu hizmet görevi gibi kimi yükümlülükler getirebileceğinin savunması aklımıza gelebilir ancak bu yükümlülüklerin karşısında her zaman duracak olan, güçlü bir madde vardır: Anayasa Madde 15: Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir. (Değişik: 7.5.2004-5170/2 md.) Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
Bu madde aynı zamanda “Savaş halinde devletin vatandaşını koruma sorumluluğu devam eder mi?” sorusunun bir yanıtıdır aslında. Devlet ne olursa olsun vatandaşının çekirdek haklarını korumakla yükümlüdür. Bu hakların en başında ise yaşam hakkı gelir. Devlet vatandaşını savaşla beraber yalnız bırakamaz.
Roman boyunca adaletin yalnızca egemenlerin lehine işleyen bir aygıta dönüştüğü görülür. Açlıkla mücadele eden halk ile ayrıcalıklı sınıflar arasındaki uçurum, eşitlik ilkesinin yok sayıldığını gösterir. Hukukun üstünlüğü ilkesi yerini gücün üstünlüğüne bırakmıştır.
Bu bağlamda eser hukuk devleti ilkesine yönelik sert bir eleştiridir. Yasaların herkese eşit uygulanmadığı, hukukun adaletle buluşmadığı bir ortam anlatılmaktadır.
Hasan İzzettin Dinamo’nun dili yalın ve gerçekçidir. Ancak eser yalnızca bir tarihsel roman olarak değil, aynı zamanda hukuktan ve adaletten yoksun bir halkın ne gibi felaketlerle karşılaşacağının eleştirisidir. Düşene bir tekme de sen vur misali, zenginlerin yoksul halkı nasıl yok etmeye çalıştığının bir belgesidir.
Tarih derslerinde öğrendiğimiz “1914-19018 yılları arasında Birinci Dünya Savaşını yaşadık.” cümlesi kadar basit değil o dönemler. Dinamo ise bunu bize öğretir hatta yaşatır.