Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’da yüzeyde bir aşkı anlatıyor gibi görünse de, aslında insanın iç dünyasını, toplumun birey üzerindeki baskısını ve sevmenin cesaret gerektiren bir eylem olduğunu gösteriyor.
Raif Efendi karakteri, sadece içine kapanık bir adam değil; duygularını yaşamaktan korkan bir toplumun sessiz bir yansıması.
Onun suskunluğu, zayıflıktan değil, belki de fazla derin hissetmekten geliyor.
Maria Puder ise özgür, zeki, ama kendi bağımsızlığının ağırlığını taşıyan bir kadın.
Birbirlerini bulduklarında, aslında iki yarım ruhun kısa bir süreliğine tamamlandığına tanık oluyoruz.
Romanın sonunda Raif Efendi’ye kızmadan edemiyorsun.
Çünkü o, sevmeyi biliyor ama yaşamayı başaramıyor.
Tam da bu yüzden hikâye, bir aşkın bitişi değil, insanın kendi içine gömülüşünün trajedisi oluyor.
Sabahattin Ali, sade diliyle derin duygular yaratma konusunda usta.
Her cümle, gereksiz süslerden arınmış ama anlam yüklü.
Okurken bazen sessizleşiyor, bazen de içinden “keşke konuşsaydı, keşke gitseydi” diyorsun.
Ama o gitmiyor.
Ve biz, o gitmediği için bu kitabı hâlâ unutmuyoruz.
Bir kalbin ne kadar sessizce kırılabileceğini anlatan, yıllar geçse de etkisi azalmayan bir roman.
“On sene, tam on sene, zavallı ruhumun kırgınlığıyla, bir ölüye kızmış, bir ölüyü suçlu tutmuştum…”
Şunuda eklemeden edemicem keşke maria dan son kalan canlı hatırayı yani kızını bırakmasaydın demek istiyorum insanı yönümle ama Sabahattin Ali bize şunu gösteriyor:
Sevmek bazen yaşamak cesareti ister,
ve herkes sevebilir ama herkes cesurca sevmeyi başaramaz.
Raif Efendi sevmeyi biliyordu ama yaşamayı bilmiyordu.
Kitapla ve sevgiyle kalın