Bir Aşka Şahit Olan On Nesne
10/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2026 28. kitabı
İrem uzunhasanoglu Anton Çehov'a atfedilen meşhur bir söz vardır: "Ben bir kül tablasından bile bir öykü çıkartabilirim." Onun kastettiği elbette kül tablasının kendisi değil; onu üreten, satan, kullanan ve temizleyen insanın, yani hayatın dokusunun hikâyesidir. Kül tablası, anlatılanın öznesi değil, zarafetle seçilmiş bir bahanesidir ve öyküde de bir nesneden ibarettir. Çünkü asıl anlatılan, nesnenin değil, o nesneyle bir şekilde bağ kuran insanın karmaşık ve derin hikâyesidir. Çehov, ona atfedilen bu sözü gerçekten söyledi mi bilinmez ama İrem Uzunhasanoğlu’nun “Bir Aşkın On Günü”nü okuyunca, yazarın bu iddiayı nesne sayısını ona çıkararak ustalıkla bir romana dönüştürdüğünü görüyoruz. Onun on gün için seçtiği nesneler ise gündelik hayatın tam kalbinden: ekru tül perde, kapitone bej kanepe, porselen kahve fincanları, beyaz mutfak masası, kırmızı ekose battaniye, kırlangıç kuşlu porselen buhurdanlık, kraliyet armalı lacivert terlik, yakın gözlüğü, saç fırçası ve yıldız kolye. Hepsi, içinde yaşanmışlığın izlerini taşıyan bir eve ait, sıradan eşyalar. Zamanın ve anıların yokluğunda kolayca silinip gidebilecek, ancak üzerine sinen hatıralarla paha biçilmez olan ve yalnızca o anılara tanıklık eden insanlar için bir kıymet ifade eden eşyalar bunlar. Tıpkı Çehov’un bahsettiği kül tablası gibi, etrafında incelikli bir romanın örülebileceği kadar sessiz ve derin nesneler. “Bir Aşkın On Günü”, ayrılığın kaçınılmazlığıyla sınanan bir aşkın hikâyesini romanlaştırıyor. Sürekli terk edilişler ve ayrılıklarla örülü bir geçmişe sahip bir kadının, "ayrılamayışla" sınanan bir erkeğe duyduğu aşkı anlatıyor da diyebiliriz. Romandaki ironi ise oldukça çarpıcı: “Yalnızlıkla” sınanan kadın, bu aşkın içinde daha da derin bir yalnızlığa savrulurken, “ayrılamayışla” sınanan erkek, bir hastane yatağına şuursuzca mahkûm kalarak fiziksel bir ayrılamayışın içine hapsoluyor. Böylece, iki taraflı bu zorlu imtihanın en ağır yükünü yine kadın omuzlamak zorunda kalıyor. Romanın gücünü aldığı en önemli kaynaklardan biri, seçilen on nesnenin sıradanlıklarının ardına gizlenmiş o derinlik. Ekru tül perde, yalnızca odaya süzülen ışığı kıran bir kumaş parçası değildir; iki insan arasındaki mahremiyetin, dışarıya kapalı ama içeride bir o kadar kırılgan olan duyguların da sembolüdür. Kapitone bej kanepe, üzerinde oturulan bir mobilya olmaktan çıkıp, beraber geçirilen saatlerin, fısıltılı konuşmaların ve ağır suskunlukların somut bir hafızasına dönüşür. Porselen kahve fincanları, karşılıklı içilen kahvelerle paylaşılan sırların ve söylenmemiş sözlerin mekânı haline gelir. Her bir nesne, bir anın tanığı ve o anın duygusunun taşıyıcısıdır. Okur, bu nesnelerin izini sürerek karakterlerin iç dünyasına, hatta acı ve sevinçle dolu geçmişlerine doğru katmanlı bir yolculuğa çıkar. Bu nesnelerin dili, romanın en sessiz, ancak okurun zihninde en çok çınlayan anlatıcısıdır. İrem Uzunhasanoğlu, bu nesneleri yalnızca betimlemekle kalmıyor, onlara adeta bir ruh kazandırıyor. Anlatı ilerledikçe eşyalar, karakterlerin içsel çatışmalarını, gelgitlerini ve umutlarını yansıtan birer aynaya dönüşüyor. Öfkeyle çöpe atılan lacivert terliğin, derin bir pişmanlıkla geri alınması, karakterin yaşadığı med-cezirin büyüklüğünü kelimelerden daha güçlü bir şekilde aktarır. Yıldız kolye, bir armağan olmanın ötesinde, sevginin kalıcılığına dair bir umudu ya da tam tersine, kaybın kaçınılmazlığını hatırlatan ağır bir sembolü temsil eder. Yazar, okuru bu nesnelerin çevresine ustalıkla yerleştirirken, hikâyeyi büyük olaylara değil, küçük ve sessiz ayrıntıların dokusuna yaslar. Böylece okur, devasa kırılmaların değil, o kırılmalara yol açan sessiz ama yakıcı anların peşine düşer. Romanın bir diğer dikkate değer yanı ise kadın ve erkek karakterlerin imtihanlarını ele alırken kurduğu eşit olmayan denge. Kadının yalnızlığı, ayrılığın ve bekleyişin acısıyla derinleşirken, erkeğin ayrılamayışı bir hastane yatağında bedensel bir mecburiyete indirgeniyor. Bu durum, toplumsal rollerin ve duygusal emeğin nasıl cinsiyetler arasında adaletsizce dağıldığını da okura sorgulatıyor. Aşkın yalnızca romantik bir bağ olmadığı; aynı zamanda sabır, bakım, fedakârlık ve dayanıklılık gerektiren muazzam bir emek olduğu bir kez daha hissediliyor. Uzunhasanoğlu, aşkı idealize etmek yerine, onu gerçek hayattaki tüm çelişkileri, adaletsizlikleri ve acımasızlığıyla birlikte sunarak romanına güçlü bir sahicilik katıyor. “Bir Aşkın On Günü”, sadece bir aşka dair değil; hayata, nesiller arası aktarılan travmalara, çocukluğa, ebeveynliğe, aileye ve kariyere dair bir dizi bambaşka boyutu olan, çok katmanlı bir roman. Ancak tüm bu farklı boyutları bir arada tutan merkezî eksen, her şeye rağmen aşktır. Başka ne olabilirdi ki? İrem Uzunhasanoğlu, kendi anlatısına hayranlık duyup yazdıklarıyla yetinmeyen, her seferinde daha iyisini hedefleyen, bir yazar. Bir sonraki romanını şimdiden büyük bir merakla beklemeye başladım.
Bir Aşkın On Günüİrem Uzunhasanoğlu · Doğan Kitap · 202587 okunma
·
64 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.