90'LAR DEYİNCE AKLINA SADECE POP MÜZİK GELENLER İÇİN
10/10
·212 syf.··
Beğendi
·
2025 9. kitabı
SELİN TOZKOPARAN, “1990 BİR ŞEYLEŞME HİKAYESİ” KİTABI DEĞERLENDİRMESİ Çok kısa bir süre önce okuduğum ve bir de değerlendirme yazdığım üç kitaplık bir serinin ilk kitabı olan, “1980 Bir Öteki Hikayesi” kitabının hemen arkasından okudum serinin bu ikinci kitabını da. Zaten okumamak olmazdı zira o yılların şahidi olan birisi olarak mazide bir yakın tarih yolculuğuna çıkarıyordu beni de. Sayın yazar kendi ifadesine göre “80’lerde ülkenin durumunun teşhisini koymuş, 90’larda ise serumu takmıştı.” Her ne kadar 80’lerin hikayesi olsa da ilk kitap, aslında 90’ların ortasına kadar sarkmıştı hikaye. 1995 Yılında ODTÜ Kamu yönetimi ve Siyaset Bilimi bölümünden mezun olan sayın yazar, 90’ların ilk yarısındaki öğrencilik yıllarını da o kitaba katmış ve mezun olup İzmir’de süt ve süt ürünleri üreten büyük bir firmada iş başı yaptığı güne kadar getirmişti kitabı. Ve kaldığı yerden ikinci kitaba başladığını görüyoruz. Biyografisinde, bu işe başladığı ilk gün dünya devi bir Amerikan otomotiv şirketine iş başvurusu yaptığı yazıyordu. İşte kitapta, sayın yazarı buna iten sebepleri okuyoruz detaylıca. İşe başladığı ilk sabah tesisin önüne gelişini, genzini yakan ağır küspe kokusunu, hatta kıyafetini anlatıyor. Kafasındaki soru ise şu: “Ben buraya neden geldim?” Çalışacağı kata çıkıp ofisine girince biraz daha anlıyoruz neden daha ilk günden buradan gitmesi gerektiğine dair bir karar aldığını. “Mandıra kabilesi” diye nitelediği (S:70) şirketi ve çalışanlarını tahlil ediyor uzun uzun. En başta albay emeklisi o genel müdür! Zaten askerlere ve onların ritüellerine ayar olduğunu ilk kitabın değerlendirmesinde yazdığım sayın yazara bir de “haftanın ilk günleri bina önünde bayrak merasimi yapılıyor ve herkesin katılması zorunlu” demezler mi! Eyvah eyvah eyvah!!! Sonra o genel müdür yardımcısı Mehmet Bey yok mu? ODTÜ isyankarlığında ve özgürlüğünde yetişmiş Derin’e batıyor her söylediği söz. Ofisteki çalışma arkadaşlarına da epey satır ayırmış sayın yazar. Tabi tüm diyaloglar ve kişiler kurgusal. Atatürk ile bile sık sık dertleştiğini görüyoruz kitapta. Ancak yaşanmışlık yani olayların ana zemini gerçek. Sayın yazar bu kitabında da hemen her diyaloğunda, kendi çevresi, dönen muhabbetler ve kabuller ile 90’lar Türkiye’sini yansıtıyor aslında. Ara ara esprili ve ironik bir dille 90’lar Türkiye’sini önümüze seriyor. Yaşayanlara hatırlatıyor, yaşamayanlara öğretiyor. Terör belası, siyasi ve ekonomik krizler, kasaba siyasetçileri, faili meçhuller, siyaset üzerindeki askerin soğuk nefesi ve gölgesi… Benim en çok ilgimi çeken ve sayın yazarın uzunca üzerinde durduğu konu ise tarikatlar ve onların nasıl birer “İngiliz projesi” oldukları meselesi. Sayın yazarın din ile arasının epey serin olduğunu bundan önceki değerlendirmemde yazmıştım. Ancak din ile mesafeli olmak, din kaynaklı sorunlara ve din referanslı belalara duyarsız olmak, onlar hakkında hiçbir fikir sahibi olmayıp kalem oynatamamak anlamına gelmiyor tabii ki! Hele bu coğrafyada yaşıyorsanız. Kitabın bu kısmının benim neden ilgimi çektiğine gelirsek; Her ne kadar sayın yazar ile 12 Eylül ve Kenan EVREN konulu iki kitabım vesilesi ile tanışmış olsak da benim asıl çalışma alanım din. Bu alanda beş kitabım var ve yaklaşık 10 yıl boyunca (tüm sosyal medya hesaplarımı kapatana dek) sayısız kısa-uzun yazımı paylaştım takipçilerim ile. İşte o çalışmalarımın ana omurgasını ise tarikatlar problemi, hurafecilik, tasavvuf, dinde akılcılık, rivayet kültürü problemleri, doğru din-yanlış din vb. meseleleri oluşturmuştu. Tabi ben ve benim gibi bir avuç insanın: “Gerçek İslam bu değil şu!” çıkışının ve bu alanda ürettiklerinin de din ile arası hiç iyi olmayanlar tarafından nasıl “ti” ye alındığını, alay konusu olduğunu da biliyorum. Neyse, din konusunda tüm yazdıklarım ve iddialarım orada (beş kitabımda) duruyor. İlgilisi açar okur, itirazı olan yazar… Sayın yazarın bu tarikat-cemaat meselesine işte tam da benim düşündüğüm ve yazdığım gibi bakması hayli keyifli kıldı okumamı. Şu nokta atışı tespitlerin güzelliğine, ifadelerin vuruculuğuna bakar mısınız? Koca Osmanlıyı da yıkan (yıkılış sebeplerinden birisi olan) bu bin yıllık bela hakkında sayın yazar ne diyor okuyalım: “Tarikatlar kavmiyet tanımaz, dolayısıyla var olmak için bir ulus devlete de ihtiyaç duymaz: Varlıklarını sürdürebilecekleri her düzene simbiyotik ya da parazitik bir yapıda eklemlenirler. Bu sebeple her zaman herkesin hizmetine girebilecek bir faydacılığı ilke edinirler. İslam coğrafyasında İngilizlerin gemilerinden ve ordularından daha yıkıcı olan hep tarikatlar ve din adamları olmuştur. Orta Doğu’ya, Hindistan’a hakim olmak ve parçalamak için tarikatların kullanılması bir tesadüf değildir. Ama maalesef şark toplumları Batılı şarkiyatçılar kadar kendi toplumları ve toplumlarına yön veren liderleri merak etmezler.” (S: 49) “İslam coğrafyası diyoruz mesela ama bahsettiğimiz şey aslında İngiliz Sünniliği ve Şiiliğidir. Bu toprakları, Hindistan’ı, Afrika’yı Atlantik’teki küçücük bir adadan nasıl karıştırdılar ve yönettiler? Ülkelerin ve halkların zafiyetlerini, kırılgan noktalarını çok iyi analiz ve manipüle ederek…” (S:50) “Ne çok “İngiliz, İngiliz!” dedim ama, 20 yüzyılda Anadolu’daki tarikatları anlamak ve anlatmak için bir tutam İngiliz katmak şarttır.” (S:50) “İşte bu yüzden 1. Dünya Savaşı’nın sonunda bir iç güvenlik sorunu halini alan ve Kurtuluş Savaşı esnasında da İngilizlerin Milli Mücadele’yi sekteye uğratmak için kullandığı tarikatların Paşa’ya göre evrilmesi için çalışmak söz konusu değildi, mutlaka tez zamanda devrilmeleri gerekiyordu. Bu topraklardaki tüm cemaatlerin ağız birliği etmişçesine aradan bir asır geçmesine rağmen Paşa’ya saldırmalarının ve onu Deccal olarak ilan etmelerinin sebebi de işte onun bu kararlı tutumudur. Paşa varoluşlarına kastetmiş ve reform zırvalarıyla hiç oyalanmamıştır…” (S:52-53) Bu konuda aslında daha başka çokça güzel pasajlar olsa da bu kadar alıntı yeterli olsa gerek. Başka güzel tespitler için okuyun bence bu güzel kitabı. Sayın yazar ÖZAL sonrası değişen Türkiye portresini en iyi yansıtması bakımından, baş rollerini Şener ŞEN’in oynadığı ve çok sevilen 1985 yapımı “Züğürt Ağa” filminden de bahseder. “ÖZAL’la birlikte yıkılan müesses nizamın ve değerlerin çöküşünü “Züğürt Ağa” filminden daha iyi anlatan ne bir şey okudum ne de seyrettim.” (S:57) “Güneydoğu’daki aşiret düzenini, politikacılarla olan kirli ilişkileri, babadan oğula geçen tarikat şeyhliğinin cemaati nasıl sömürdüğünü öyle büyük büyük laflar etmeden anlatır ki Züğürt Ağa, bence Türkiye’deki sosyologlar feyz almalı…” (S:58) “1985 yapımı bu film o yıllarda benim gibi Ankara’nın doğusunu bilmeyen bir insan için büyük bir şok ve eğitim olmuştu. ÖZAL’la birlikte değişen daha doğrusu çöken ahlaki değerlerin bir sinematografik manzumesidir Züğürt Ağa…” (S:58) Sayın yazar filmdeki Kekeç Salman profilinin üstünde de bilhassa durur ve “yeni nesil” vurguncu tiplerin bir örneği olarak görür. Burada sayın yazara tam olarak katıldığımı söyleyemem. Zira o filmdeki gerek Güneydoğu’ya gerek tüm ülke geneline has bütün problemler ve problemli tipler asırlardır Ortadoğu coğrafyasının sanki alın yazısı imişcesine başında olan kadim sorunlarıdır. “10 yılda böyle olduk”, “İşte 12 Eylül’ün ürünleri” vb. saptamaların abartı ve çok aşırı bir genelleme olduğunu düşünüyorum. Feodal düzen ve sorunları, din sömürüsü, hurafecilik, vurguncu tipler, siyasetçi dalavereleri gibi sorunlar ile bu toprakların ÖZAL sonrası tanıştığını düşünmüyorum. Kitabın 100 sayfasında şöyle bir ifade geçmektedir: “…Neler gördük biz? Neler…, mitinglerde elinde Kur’an-ı Kerim gezdirip yanlış yunluş ayet okuyan darbeci genelkurmay başkanı ve cumhurbaşkanı… Hey gidi hey…” Sayın yazar burada Kenan EVREN hakkında söylenen meşhur bir iddiayı dile getirmektedir. Ancak bu da benzer çok sayıdaki diğer Kenan EVREN ve 12 Eylül iddiaları gibi doğru değildir. Galat-ı meşhur üretmekte, yaymakta ve kabul ettirmekte oldukça yetenekli ve başarılı olan aziz milletimizin piyasaya sürdüğü bir başka şehir efsanesidir. Evet, Kenan EVREN mitinglerinde dinden, imandan, Allah’tan, peygamberden bahsetmiş ve ayet-hadis okumuştur. Ancak elinde Kur’an ile kürsüye çıkmamıştır. Konuyu detaylıca ele aldığım bir çalışmam için, Mayıs 2025’ye yayımlanan; “12 Eylül, Sağ Siyaset Ve Din” kitabımın 63. sayfasına bakılabilir. Bir başka benzer ifadeye sayfa 180’de de rastlıyoruz: “İmam hatiplerin sayısını arttıran ve “Rabıta” ile rabıtaları olan 1980 darbecilerinin deldiği ilkeden…” Bu da çok meşhur ve bir o kadar gerçek dışı bir 12 Eylül yalanı/algısı/saptırmasıdır. 1950’den sonra iktidara gelen, sağ olsun, sol olsun, koalisyon olsun döneminde bir tane bile imam hatip okulu açılmayan tek dönem 12 Eylül yönetimindeki Eylül 1980-Aralık 1983 aralığıdır. Konuyu detaylıca ele aldığım bir çalışmam için aynı kitabımın kitabımın 56. sayfasına bakılabilir. Sayın yazarın biyografisinde okuduğumuz ve değerlendirmemin başlarında da yazdığım iş değiştirmesi Kasım 1996’da gerçekleşmiştir. İlk iş yerindeki gözlemlerini ilk iş gününden başlayarak kurgusal diyaloglar üzerinden de olsa bizlere epeyce sunan sayın yazar, dünya devi Amerikan şirketine çağrı üzerine gittiği ilk günü ve gözlemlerini de tüm detayları ile bizlere sunmakta ve her iki şirket arasında detaylı bir kıyaslamaya gitmektedir. Burada da karşılaştığı her kademeden şirket çalışanını tahlil eder ve bir önceki mesai arkadaşları ile kıyaslar. Tabi bunları yaparken, okuyucuyu gülümseten mizah dilini de ara ara devreye sokmaktadır. Kasım 1996 aynı zamanda ünlü Susurluk kazasının da gerçekleştiği bir zamandır. Ve hatta şirkete gideceği ilk günün sabahı gazetede bu haberi okur. Ve bundan sonra uzun sayfalar boyunca bu rezaleti irdeler. Yeni işine başlama serüvenini ve kazanın çözümlemesini birlikte götürür aynı sayfalarda. Dönemin havasını çok iyi yansıtır sayın yazar yaşamayanlara ve yaşayıp da unutanlara. Protestolar, “sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri, protesto ve eylemlerin hiçbir şeyi değiştirmemesi, siyasete olan güvenin her geçen gün azalması, zamanın en etkili haber aracı olan gazetelerin manşetleri, her gün patlak veren yeni skandallar, sarışın başbakanımızın incileri vb… Kitap boyunca, 169. sayfanın 5. paragrafı olarak yer alan cümlede “acaba” kelimesinin 2 defa kullanılması dışında tek hataya rastlamadım. Önceki kitapta da sadece bir yazım hatası olmuştu gözüme çarpan. Yazım dünyasında bu çok ender yakalanan başarı için sayın yazarı bir defa daha tebrik ediyorum. Sayın yazar kitabını 1990’ların en son gecesinde, 20. yüzyılın bitip 21. yüzyılın başladığı yerde bitirmiş. O meşhur milenyum yılbaşında yani. Ama öylesine bir altın vuruş ile son noktayı koymuş ki hayran kalmamak elde değil! Ne de güzel bir tespit yapmış bakar mısınız: “Yeni bir yüzyıla girmiştik. Biz Türkler 21. yüzyıla girdiğimizi zannediyorduk meğerse biz bir iki yıl içinde 19. yüzyıla geri dönecekmişiz, 21. Yüzyıla ise sadece Avrupalılar ve Amerikalılar girmiş.” (S:205) Serinin ilk iki kitabını okumuş oldum. Lakin ortada 3. kitap yok! Neyse ki yakında çıkacağını yazmıştı sayın yazar. 2000’leri konu edecek o kitabı da merak ve sabırsızlıkta beklemedeyim. Bu kitap değerlendirmesini, sayın yazarın kitap boyunca sık sık konuşturduğu Atatürk’ün ağzından aktardığı şu veciz söz ile bitirmek istiyorum: “Eğer bir millet iktidarda bulunan kişilerin, şereften, onurdan, ahlaktan yoksun davranışlarını, hırsızlığını yalnızca kendi siyasi görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa, o millet erdemini yitirmiştir. Erdemini yitiren millet bir gün vatanını yitirir.” (S:107) METİN SEVİL / erdem201140@gmail.com 26.10.2025 ZONGULDAK
1990Selin Tozkoparan · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 20251 okunma
·
280 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
İnceleme çok güzel, kitabı sipariş listeme ekleyeceğim