Puan vermedi·240 syf.··Beğendi
· Bir kitap düşünün… kapağını açtığınızda bir anahtar elinize düşüyor. Ama bu anahtar ne bir kapıyı ne bir kasayı açıyor.
Bu anahtar, bir kadının kalbine gömülmüş mektupları, bir dağ evinin sessizliğinde unutulmuş duyguları, bir kar küresinin içine sıkışmış zamanı açıyor.
Eliz… bir akademisyen, bir yazar, bir suskunluk taşıyıcısı.
Ege… bir mimar, bir iz, bir çocukluk yankısı.
Tuna… bir soru, bir tetikleyici, bir gölge.
Sedef… bir sır, bir sessizlik, bir geçit.
Ben bu kitabı okurken bir mektubun içine girdim. Zarfı açtım, kelimeler döküldü. Her biri bir duygu, bir kırılma, bir özlem.
Kitap boyunca bir dağ evinin kapısında bekledim. İçeride mektuplar vardı, dışarıda kar küresi gibi donmuş anılar.
Bu hikâyede her karakter bir kapı. Her kapı bir sınav. Her sınav bir içsel dönüşüm.
Ve sonra Simurg geldi.
Yedi vadiden geçtik onunla.
İstekle titredim, aşkla yandım, marifetle sustum, istisna ile hayal kurdum, tevhit ile bölündüm, şaşkınlıkla durdum, yok oluşla yeniden doğdum.
Ama bu kitap size sadece bir hikâye anlatmıyor.
Bizi bir mektubun içine alıyor.
Zarfı bizimle birlikte açıyor.
Kelimeleri bizimle birlikte döküyor.
Ve sonra sessizce soruyor.
Sen hangi kapının önünde bekliyorsun?
Yiv ve Kın bana şunu öğretti:
Aşk, bir kavuşma değil; bir hatırlama biçimidir.
Mektuplar, bir iletişim değil; bir içsel yankıdır.
Anahtarlar, bir kapıyı değil; bir duyguyu açar.
Bazı kadınlar kendilerini hikâyelemez, efsaneleştirir.
Bazı kitaplar okunmaz, içinden geçilir.
Ve bazı sesler, sustuğunuz yerden konuşur.
Eğer siz de bir mektubun içinde kaybolmak, bir anahtar ile çıkış kapıları aramak istiyorsanız…
Bu kitabın kapağını açın.
Belki de o anahtar, sizin yüreğinizde çoktan kına ile sarılmıştır.