Spoiler İçerir!
10/10
Emily Brontë’nin 1847 yılında "Ellis Bell" takma adıyla yayınlanan ve ne yazık ki yazarın yayımlandıktan sadece bir yıl sonra, 30 yaşında hayata veda etmesiyle tek ve güçlü izi olarak kalan Uğultulu Tepeler, edebiyatın en sarsıcı eserlerinden biridir. Tek bir romanla böylesine kalıcı, etkileyici ve kuşaklar arası yankılanan bir iz bırakması, Brontë’nin dehasının tartışılmaz bir kanıtı niteliğinde. Üniversite de hocamız derdi ki, “Eğer insan karakterini ve iç dünyasını gerçekten anlamak istiyorsanız, roman okuyun.” bu eser bu sözün en büyük kanıtlarından bu yüzden bu incelemeyi yazarken karakterler üzerinden ilerlemeyi tercih ediyorum çünkü her biri derinlemesine ve etkileyici bir şekilde işlenmiş. Emily Brontë’nin bu karanlık ve tutkulu eserini, yalnızca bir aşk hikâyesi olarak göremeyiz. Bu eser bastırılmış duyguların, gururun, kırgınlıkların ve intikamın insan ruhunu nasıl esir alabileceğini gözler önüne seren derin bir karakter incelemesi gibi... Uğultulu Tepeler, bize insanların çoğu zaman sevilmeye ve anlaşılmaya ihtiyaç duyduğunu fısıldıyor. Sevgisizlik ve yoksunlukla büyüyen bir çocuğun, nasıl öfke ve intikamla dolu bir yetişkine dönüşebileceğini, yürek burkan bir gerçeklikle anlatıyor. Heathcliff, kitabın karmaşık ve çarpıcı karakterlerinden biri. Onu sadece “kötü” ya da “trajik” diye sınıflandırmak yeterli olmaz çünkü iç dünyası çok katmanlı ve çelişkilerle dolu. Bir yandan büyük bir aşkın tutsağı. Catherine’e duyduğu sevgi öyle yoğun ve saplantılı ki, bu aşk onu hem yüceltiyor hem de yok ediyor. Diğer yandan ise bu aşk uğruna neredeyse tüm insanlığını kaybediyor; intikamla, hırsla, acıyla şekilleniyor. Onu anlayabilmek için sadece ne yaptığını değil, neden yaptığını da görmek gerekiyor. Roman boyunca bir şeylerin onu değiştirmesini, yumuşatmasını bekledim. Ama bu, nafile bir bekleyişti çünkü hırsı, içindeki birçok duygunun önüne geçti. Heathcliff, çocukluğunda dışlanmış, sevilmemiş bir çocuktu. Bu sevgisizlik onun içini doldurulamayan bir boşlukla dolduruyor ve o boşluğu öfke, güç ve intikamla kapatmaya çalışıyor. Ne ironiktir ki, sevgiye en çok ihtiyacı olan insan, sevgiyle en az temas kurabilen kişi oluyor. Onu samimiyetle okuyan biri, başlangıçtaki o sahipsiz çocuğun, dışlanmışlığın ve hor görülmenin zehriyle nasıl yavaş yavaş bir zorbanın ve nefret makinesinin dönüşümünü izlerken, Heathcliff’in sefaletine kayıtsız kalamaz. Ona hem öfke duyarız hem de derin bir acıma. Kısacası Heathcliff, hem kurban hem de zalimdir; hem acınası hem korkulası biri. Onun karakteri bize, bastırılan sevginin nasıl öfkeye, aşkın nasıl nefrete dönüşebileceğini en karanlık haliyle gösteriyor. Heathcliff’in trajik çöküşünün karşısında, romanın ikinci kuşağında Hareton Earnshaw'un hikayesi, seçimlerin kaderi nasıl değiştirebileceğini güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Hareton’un başlangıcı, bir bakıma Heathcliff’in ilk yıllarındaki gibi sevgisizlik ve değersizlik üzerine kuruludur. Heathcliff, onu kinle, cehaletle ve sevgisizlikle yoğurmak istese de, Hareton bunu bir kimlik olarak benimsemeyi reddeder. Heathcliff, Hareton'u kendi gibi yetiştirirken aslında intikamının en acı yönlerinden birini uyguluyordu. Onu küçümseyerek, eğitimsiz ve kaba biri olarak yetiştirerek, hem Hindley’den (Hareton’un babasından) hem de toplumun değer verdiği soyluluk ve bilgi anlayışından intikam alıyor gibiydi. Ancak ironik biçimde, Hareton aslında Heathcliff’in kendi gençliğine çok benziyordu. Bu yüzden Heathcliff, bir yandan onu küçümsüyor gibi görünse de, derinlerde bir yerde kendisinin genç, masum halini onda görüyordu. "Biri umudunu kesmedi, öteki ise kendini umutsuzluğa kaptırdı. İkisi de kendi yazgısını kendi seçti." Hareton’un kalbinde sevgiye yer vardı ve özellikle belirli birinin sevgisiyle bu tamamen açığa çıktı. O, Heathcliff’in tam tersine ilerledi. Hareton, Rowling'in “Bizi biz yapan seçimlerimizdir” sözünü doğrulayan en büyük kanıtlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Aynı koşullarda büyüyen biri, nefret ve intikamı değil, anlayışı ve sevgiyi seçtiğinde, farklı bir insan olabilir. Hareton, Heathcliff tarafından acımasızca şekillendirilmesine rağmen, sevgiyle karşılaştığında kendini değiştirmeyi ve öğrenmeyi seçti. İntikam ve sevgi arasında, sevgiyi seçenler zinciri kırabiliyor; diğerini seçenler ise sadece bitmez tükenmez bir karanlığa kendini hapsediyor... ve burada asıl gücün ne olduğunun farkına varıyoruz. Romanın iki kuşak üzerinden ilerleyen yapısı, duyguların ve kararların sadece bireyleri değil, tüm nesilleri nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor. Birinci kuşak, Heathcliff ve Catherine’in fırtınalı ve yıkıcı aşkıyla şekillenirken; ikinci kuşak, bu aşkın yıkıntıları üzerinde yürüyen Cathy, Linton ve Hareton ile iyileşmeyi ve huzuru buluyor.
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Can Yayınları · 201857,9bin okunma
·
1 +1'leme
·
681 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.