“Felsefe nedir? Felsefenin amacı nedir? Felsefe nasıl yapılmalıdır? Bunlar, felsefenin doğasını konu edinen metafelsefi sorulardır. Batı felsefe geleneği içindeki çağdaş metafelsefeler, kabaca üç ana yönelime ayrılabilir: Analitik, Pragmatist ve Kıta felsefesi (Burada bir parantez olarak, kitabı okumanın zorluğu da buradan kaynaklanıyor, önceki saçma incelemede bahsedildiği gibi çeviriden değil. Bu felsefeler hakkında teşrîk-i mesâî devresi geçirmeden anlatılmak isteneni anlamak zorlaşıyor). Felsefe ne tür bir bilgiye ulaşabilir? Felsefeye uygun yöntemler ve kanıt türleri hangileridir? Felsefi bir gelişim veya ilerleme mevcut mudur? Gibi sorular ise metafelsefenin ilgilendiği daha fazla detay içeren ve kitabın bünyesinde cevap aranan sorulardır.
Morris Lazerowitz, metaphilosophy sözcüğünü 1940 yılında kendisinin icat ettiğini iddia ederek 1970 yılında metafelsefeyi “felsefenin doğasının araştırılması” olarak tanımlıyor. Alternatif başka bir tanım sunan kitabımız ise, metafelsefeyi “felsefenin felsefesi” olarak görüyor. Bizim yazarlarımıza göre metafelsefe, felsefenin yöntemlerini bizzat felsefenin kendisine uygulamış oluyor.
Peki burada, felsefe nedir sorusu önemli midir? Popper’ın ifade ettiği şekliyle “Bir filozof felsefe yapmalıdır: Felsefe hakkında konuşmak yerine, felsefi sorunları çözmeyi denemelidir.” Gilbert Ryle ise benzer bir bağlamda “yönteme dair sorularla fazla meşgul olmak, bizi yöntemin kendisini ilerletmekten alıkoyar” şerhini düşüyor. Yazarlarımız ise “bilim nedir?” sorusunun daha fazla rağbet ve saygı gördüğünü düşünerek “felsefe nedir?” sorusunun da büyük bir farkı olmadığı için sorulması gerektiğini düşünmektedirler. Daha geniş bir perspektiften ise Garry Gutting (2009), metafelsefenin genellikle ilgi çekici ve verimli bulunmamasını iki temel nedene bağlıyor: “Dogmatik tutum” (felsefenin doğasını, zaten tartışmalı olan idealizm ve deneycilik gibi belirli felsefi doktrinlerden çıkarsamak) ve “aşırı soyutlama” (felsefi etkinliğin gerçek işleyişine, somut pratiklerine dikkat etmeksizin çok genel, soyut genellemeler yapmak). Sonuç olarak metafelsefenin bugünkü sorunları onun doğasından kaynaklanmıyor; bunlar yanlış yöntemlerin ürünü oluyor. Dolayısıyla çözüm, metafelsefeyi terk etmek değil, onu daha derin, dikkatli ve önyargısız biçimde yeniden kurmakta aranıyor.
Felsefenin ne olduğuna dair inceleme yaparken genel görüşler ışığında felsefe bilimin bir parçası olarak ve bilimden ayrı olarak iki ayrı kolda inceleniyor. Bu iki uç arasındaki sürekliliğin “bilimsel uç” kısmında, Quine’ın yaklaşımı öne çıkıyor. Quine’a göre, doğru biçimde tasarlanmış bir felsefe —her ne kadar bilimin soyut ve kuramsal ucunda bulunsa da— aslında bilimin bir parçasıdır. Bu anlayışta felsefe, bilimle süreklilik içinde, onun en genel kavramlarını, mantıksal yapısını ve yöntemsel temellerini inceler. Dolayısıyla felsefe, bilimsel bilgi üretiminden kopuk değil, onun içsel bir refleksiyonu olarak konumlanır. Bu bakış açısı, felsefenin amacını doğru düşünmenin ilkelerini sistemleştirmek ve bilimin kavramsal zeminini açıklığa kavuşturmak olarak görüyor. Bu çizgide yapılan küçük bir yorum değişikliği ise farklı bir felsefe tipi doğuruyor: Felsefenin bugüne dek ilerleme kaydedememiş olmasının nedeni, onun doğası gereği başarısız olması değil, henüz olgunlaşmamış bir bilim oluşudur. Bu yorum, felsefeyi tamamlanmamış bir bilim olarak görüyor. Olgunlaşmış bir bilimden kasıt, kendi konusunu sistematik biçimde gerçekleştirecek yöntemsel araçlara sahip bir bilgi alanıdır. O hâlde felsefe, henüz bu aşamaya erişmemiştir; kavramsal bulanıklıkları ve yöntemsel kararsızlığı nedeniyle hâlâ bir “oluş hâlindeki bilgi disiplini”dir. Bu bakış, felsefeyi başarısız değil, gelişmekte olan, kendi yöntemine doğru ilerleyen bir arayış olarak sunuyor. Yani felsefenin bugünkü güçsüzlüğü onun tükenmişliğini değil, gençliğini —ya da henüz tamamlanmamış doğasını— gösteriyor. Bir diğer felsefe tipi olarak da “tortu” (kalıntı) düşüncesi ele alınıyor. Bu görüş, felsefenin bilimle tarihsel bir ilişki içinde olduğunu savunur, yani bilimlerin doğuşu çoğu kez felsefi sorulardan çıkar; fakat bu sorulara “kesin ve ikna edici” yanıtlar bulunduğu anda, konu artık felsefenin değil, bilimin alanına geçer. Russell, felsefe ile deneysel bilim arasında özsel bir fark olmadığını söyler. Her ikisi de dünyaya dair bilgi üretmeyi amaçlayan araştırma biçimleridir. Fark şurada ortaya çıkar: Bilim, konusu dahilinde kesin bilgi sağlayabilen araştırmadır; felsefe ise, henüz bu kesinlik düzeyine ulaşmamış soruların alanıdır (bknz. I believe the only difference between science and philosophy is that science is what you more or less know and philosophy is what you do not know). John Searle de benzer biçimde, bir sorunun sistematik biçimde çözülebilir hâle geldiği anda artık felsefi değil, bilimsel bir soru hâline geldiğini savunur. Bu düşünceye göre felsefi problemler, bilimin ilerlemesiyle sürekli çözülüp geride bırakılan “artık sorular” gibidir. Bu sebeple bu görüşe “tortu” adı verilmiştir. Kitaptan çok yerinde bir alıntı yapmak gerekirse, Jack Smart bu durumu ironik bir benzetmeyle anlatır: “Nasıl ki başarılı bir vatana ihanet girişimi artık ‘vatana ihanet’ değil, bir ‘devrim’ sayılırsa, felsefede de gerçek bir ilerleme olduğu anda o ilerleme artık ‘felsefi’ değil, ‘bilimsel’ bir başarıdır” (Sayfa 53). Yani felsefi bir sorun çözüldüğünde, felsefe kendi başarısını bilime devreder; böylece geride yalnızca çözülmemiş, henüz olgunlaşmamış sorular kalır.