·672 syf.····Okunma: 17 Ekim 2025 17:15 [Hem de Ayranım Dökülmesin Babında Bir Sorumluluk Reddi]: Başta Campbell'in "A Skeleton Key to Finnegans Wake" adlı metni olmak üzere çeşitli kaynak eserlerin yalancılığını icra etmekteyim.
Şimdi...
En başta Finnegan diye bir arkadaş var, merdivenden düşüyor. Ancak o da ne: morte? Sonra curcuna kopuyor tabii, “Vay efendim, nasıl olur da bizim Finnegan ölür?” “Çünkü,” diyorlar, “Finnegan bir efsane ve efsaneler de… Bir de… Yav bak şimdi biz Allah sanıyorduk onu galiba ya; yalan olmasın, Allah da sanmış olabiliriz.” Cenazesinde ise kaç bahtın ahını aldıysa mevta bedenine içki dökülüveriyor; tabii hemen anında (ve çünkü illa ayyaşlığını yapacak ya) “Ahıağğbijm ölmedim yaubijm, içim geçmişm!” diye zıplıyor rahmetli. Gelgelelim etrafındakiler, ha merdiveni devirdi ha beynini dağıttı derken Finnegan’ın götünü toplamaktan sıkıldıkları için, “Şşş, tamam, yat, yok bir şey,” diyerek Finnegan çağını kapatıyorlar. İşte! Eşinizi dostunuzu iyi tanıyın.
Finnegan’ın anlatıda bıraktığı boşluğa bu noktada pub işletmecisi Humphrey Chimpden Earwicker’ı (HCE) alıyoruz. Bu adamın adını (paşa keyfiniz uygun görecek olursa) “Here Comes Everybody” diye de açabiliyorsunuz. Sınırsız eğlenceye merhaba. Her neyse, işte bu adam, evet, bu adam yok mu, bu adamın iki oğlu bir kızı var. Kendisi de hem Hür İrlanda devletini hem de Tanrı’yı temsil ediyor. Takılmayın bunlara; gerçek değil bunlar, edebiyat. O değil asıl bak, asıl başka ne oluyor: Bir gün bunun yolunu kesiyorlar, diyorlar ki, "Seni askerler görmüş," diyorlar, "Ha, Humprey? Mahallemizin karısına kızına sırnaşıyormuşsun. Askerler görmüş seni, şahidiz diyorlar. Açıyormuşsun, buyrun bakalım haydiiii diye sallıyormuşsun. Üç askerimiz Humprey, sallıyormuşsun! Bu da ne demek oluyor?!" İşte, kim bilir ne demek oluyor, çünkü HCE de bir türlü aktarmıyor nelerin olup bittiğini. Halk ise iyice galeyana gelip, yahu, HCE yani, bizim karılarımıza nasıl oluyor da böyle şeyler yapıyor ki minvalinde şarkılar, türküler söylemeye başlıyor. Ama eşi var ya bu Humphrey’nin eşi; yüce gönüllü, ırmak gibi kadın (Anna Livia Plurabelle/ALP) ve "ırmak" da zaten ki işte, bu muhteşem insan boş durmuyor: Oturuyor, mektuplar yazıyor uzun uzun; diyor, “Benim yiğidiiim, aslanııım; kocam o beyim çıkarmaaaaz, sallamaaaaz,” vesaire ve daha nicesi ederince savunmalar.
Derken HCE’ye hapis şoku! Kanıt manıt yok, baam! Kimsenin umurunda değil. İrlanda’da artist istemiyorlar; sıfır müsamaha. Hatta oğullardan biri çıkıntılık yapınca onu da mahkemeye sevk ediyorlar hemen; ama bu yılan dilli fırıldak, tatlı tatlı sözlerle uyutuyor milleti. Mevzubahis bu yavşağın adı Shaun. Bir de ezik, sanatçı ruhlu bir kardeşi var; onun adı da Shem. Kız kardeşleri ise Isabel ve herkes Isabel’i seviyor; salmıyorlar ki bir cebir çalışsın Isabel. Neyse işte, efendime söyleyeyim, bizim HCE’yi alıyorlar, (en süper metaforları teşkil edeceği biçimde üretilmiş) su geçirmez bir “tabut”un içine uzandırıyorlar; hooop, gölün tekine atıyorlar. Hadi bakalım.
Mektup vardı ya? O mektuba “mektup” deyip geçen oldu mu? Olmadı, güzel. Çünkü olduysa sıkıntı; nedeni de şu şekilde: Allah onu öyle yapanın belasını versin! İşbu mektubu Anna kadınefendileri dikte ediyor, Shem kaleme alıyor; Shaun’a da “Git, dağıt,” diyorlar. Ama Shaun, daha kendi dağınık götünü toplamaktan aciz olduğu için mektubu dağıtamıyor; kaybediyor düdük. Neyse, rastgele, şans eseri buluveriyorlar. Ama bu sefer de Shem, yok, “Ben tuttum,” öbürü işte, “Ben gördüm," çeşitli hergelelikler vuku buluyor. Bu arada tabii HCE çoktan mevta; boğuldu, mındar oldu, gitti di mi? İşte di değil moruk; çünkü dur, bir saniye moruk, o işin aslı öyle olmuyo; mesela sence n'ooluyo HCE’ye? Ne olacak amk, kalkıp geliyor. Mektubun marifetiyle (artık nasıl bir marifetse) tabuttu göldü işlemiyor adama. Zaten hem rüya yani bu kitabın hepsi; boğulsa ne, boğulmasa ne? O esnada çocuklar da, misal, bir okul müdürü oluyorlar, bir rahip oluyorlar; kadının teki ağaç oluyor, hop öbürü taşa dönüşüyor falan, herkesin götü başı ayrı oynuyor. İsimleri bile aynı kalmıyor. Ezcümle işte, bizim bu HCE geri geliyor. Yaşasın. Aile birbirine kavuştu. Artık onlara sobanın başında kıvrılıp eğlenmek, mesut olmak yakışır. Evet, elbet öyle olabilir ve fakat ancak nah! çünkü bana da pelerin yakışır; madem öyle e hani? Dolayısıyla hemen sabah: “Manşet! Manşet! Pezevenk geri döndü! Tehlikenin farkında mısınız?" Cık, değiller. Çünkü, niye (moruk, öncelikle), bi' kere mektup. Baya esaslı bi' mektup o. Anna herkese gönderiyor bunlardan; neymiş bu? Açıyorsun, bakıyorsun: Allah kahretsin şarbon! Ya da büyücülük! Büyü, kara büyü! Bu hayatta nelerden maraz doğarmış, hemen öğreniveriyorsun. Yahu, metnin içinde hapsolmuşsun; bitmişsin! Hapsetmişler seni; bir de böyle hapsetmek yetmiyormuş gibi iyice hakaret olsun diye meta meta hapsetmişler! HCE’den şikâyetçi olanlar birer birer azalırken İrlanda aynasızları da her Allah’ın günü aynı adamı göle sallamak durumunda kalıyorlar.
Vay anasını ama siktir et şimdi bunları; öte tarafa bakıyoruz: Shem, Shaun’a üçgen öğretiyor. “Al,” diyor, çiziyor üçgeni. “Hadi sen de çiz.” Çiziyorlar, çiziyorlar; ulan Shaun bir bakıyor ki o da ne? Ağzının ortasına koyuveriyor Shem’in. “Lan,” diyor, “sen hain, bu bizim anamızın amı değil mi? Niye iki saattir anamızın amını çiziyoruz be adam?” diyor. Shem cevap vermiyor; çünkü ince ruhlu ve kırılgan… Biraz da yani; ve böyle de nasıl desem biraz anasının amını çizen bir adam yani… Ben nereden bileyim neyi neden yapsın bu adam? Ancak işte günler de, azizim, böyle geçip gidiyor. Bir noktada bu yetişkinlerin yaptıklarını izleyen çocukların gitgide sinirleri bozuluyor; darbe yapma kararı alıyorlar. En nihayetinde Shaun sokakta bir tiyatro düzenliyor ve “Babam kız kardeşime halleniyordu” temalı bir performans sergileniyor. Bunu izleyen halk kitleleri harekete geçiyor; seviyorlar böyle atraksiyonları. Hop gidiyorlar HCE’ye soruyorlar; HCE ne desin, reddetse bile, “Yav he, benim kızıma sallayan kendi kızına niye sallamasın; üç asker yalan mı söyleyecek bizlere? Bir değil, iki değil,” diyorlar ve kalkıp gidiyorlar. Pub da boş kaldı, iyi mi? Kötü mü, iyi mi, ben bilmem. HCE de ne yapsın; ortalığı temizliyor vesaire derken sıkılıyor, bardakların diplerinde kalan içkileri fondiplemeye falan başlıyor. Çok geçmiyor ki HCE’nin kafa, obaa bir milyon; üstünü başını soyunmuş, yerde anadan üryan sızmış gitmiş. Zeminde huzursuzca uyuyor iken bir de yitirdiklerinin rüyasını görüyor. HCE bir kral; ordusunda yetkili olan bir komutan vs. de—artık her ne rütbe ise—kralın evleneceği kadını almış, deniz yoluyla kaçırmasın mı? HCE, gariban, kıyıda dikilmiş; ufukta gittikçe küçülen o gemiyi seyrediyor: “Müstakbel eşime çöktüler, tüh. Caanım gibi Isabel’i kaptı gittiler yauv…” He, öyle vallahi ve fakat, nasıl, bir dakika yarrağıma bak, kitleler haklıymış! Neyse, madem; kim almış kızı? Shaun mu almış?! Umarım ilerleyen sayfalarda Shem gelir de… Fakat yok anam, hepsi aynı kafada. Kusura bakma Isabel; cebir mebir yalan oldu artık. Engelli çocuklar doğuracak ve patlıcan yapacaksın. Hayat böyledir işte! Eşinizi dostunuzu iyi tanıyın! Velhasıl, bu ince hesapları pek yapamayan biri olarak HCE, kitabın gelmiş bulunduğumuz şu noktasında artık yenilmiş biri; ve bi-tik tak, yi-tik tak, arka planda geçireceği sevimsiz dakikalar olacak. Ve fakat yine ancak! olay örgüsü de artık meydanın oğlanlara kalmış olduğu bir bağlamda vuku bulacak. Tanrılar devri bitti ve böylelikle kahramanlar devrinin kurdelesini kesmiş oluyoruz. Babanın temsil ettiği aristokrasi bitap düştü ve oğlanların temsil ettiği demokrasi yükselişte.
E tabii, bildiğiniz üzere demokrasilerin başlıca sorunlarından biri de kız kardeşimizi ilk kim sikecek kavgalarıdır. Katiyen anlaşamıyorlar. Tekli girişimlerde bulunuyorlar ama behey; nafile! Zira eğer hem madem ve hem de demek ki öyle, o zaman böylelikle ensest bağına girmesi de en az daha başka yerlere girmek kadar güç denilebilir. Kadim zamanlarda çok işitirdik; “Ensest giren eve değil, ten cent girmez,” derlerdi. Başka şeyler de işitirdik ama itlerin işi işitilmekle bitmiyor işte. Önemli değil bunlar; asıl bakınız! Aile içinde halledelimci biraderler Shem ile Shaun, bu noktadan itibaren envaitürlü maceralara atılıyor, oldukça ilginç karakterlerle tanışıyor, nitelikli birçok fikri masaya yatırıyor ve inanılmaz özgünlük sahibi sayısız olaya şahit oluyorlar. Okuduğunuz özette bunların hiçbirine yer vermemekteyim. Onun yerine şundan bahsetmek istiyorum: Esasen bu Isabel de baya yollu hee. Nası, öyle değil mi? Fenaaa. Sanılıyor ki Isabel nazlı; Isabel ensest istemiyor—temiz toplum, açık ihale, her gün 30 dakika yürüyüş. İlgisi alakası yok; asıl iki abisi de aynı anda gelsin, hep beraber şenlendirelim geceleri istiyor. Ama kimseye de söylemiyor. Dolayısıyla kendi başlarına bir kızın üstesinden gelememiş ikili ne yapıyorlar? Beraber tutup artık Allah ne verdiyse, “anlaştık mı, kardeşim benim bee, ha? Kardo! kargo! hheheyyy, kurban olduğum!” şeklinde bir anlaşmaya varıyorlar. Çünkü demokrasiler ancak karşılıklı feragatlerin üzerinde yükselebilir.
Aradan sanırım zaman geçiyor; artık geçiyordur herhalde yani, sıkıldım lan. Geçmiştir illa ki, geçmiş diyelim. Ama ne olmuş? Ooo, Shaun kardeşiniz âlemin kralı olmuş. Lakabı da “Esne,” çünkü esniyor. Kaslarıyla mı, ağzıyla mı? Joyce bunu bizim yorumumuza bırakmış dersem yalan söylemiş olurum. Yalan söylemek istemiyorum: Çok açık ve net bir şekilde hangisi olduğunu belirtiyor. Ek olarak, hazır tam yeri gelmişken şunu da ifade edeyim: Bu kitabın aslında başından beri çok önemli karakterler olarak yer almış yaşlı adamlar vardı. Bunlar geldiler, gittiler. Dört kişiler, neyin peşinde olduklarını bilmiyoruz. Arada başka şekillerde geliyorlar; sonra bir daha tiplerini değiştirip gene geliyorlar. Gerçek hayatta böyle adamlar yok. Burada varlar. Tamam. Az çok anlaşılmıştır. Her neyse, şimdi de bir araya gelip Allah’ın sopası olmuşlar. Buna karar vermişler, böyle uygun görmüşler; bize susmak düşer. İşte, madem öyle, bakın anlatayım dinleyin: Bunlar sopa olmuş gelmiş; bir bakıyorlar ki sakat işler dönüyor. Hemen diyorlar, “Âlem buysa kralını gönderin. Kralı gelsin. Bi' uğrasın.” Shaun da geliyor. İşte merhaba merhaba; ee? Diyorlar ki, “Ey Shaun, ‘Âlemin kralı benim’ diyorsun. Madem öyle diyorsun: hızlıyım, gencim, saldırı, fren, drift, yeah diyorsun. O zaman bir de şunu dinle bakalım. Bak, söylüyorum, dinle: ‘Pazardan aldım bir tane, eve geldim, evdeyim, daha şimdi girdim abi. Aynen, metal. Yok abi, yok; oradaki adam da dedi, meyve soyucu dedi; patates de soyar istersen dedi ama tasvip etmiyormuş. Niye mi? Yok abi, sormadım. Denemek için orada elma soydum mu? Abi dalga mı geçiyorsun amk, 3 lira ürün için ters yola soktun beni; sevgilimden ayrılacağım senin yüzünden artık. Hep türbişon diyorsun, kavanoz istiyorsun; kız, artık “Bu adamın seninle derdi ne?” diye sormaya başladı. Bedrettin abiye narenciye sıkacağı aldım ama kuramamış; değiştirmeye gidiyorum açıklamalarımı hiç hoş karşılamıyor mesela. Keza geçen hafta salı günü gece 3’te arayıp böyle sesini ince ince iyice kıl gibi yaparak “Aliminiyim var mı Enginciğim?” demen de bence hiç normal değildi. Şurada iyi bir ilişkim var; sen meyve tüket diye riske atıyorum yaa. Yok abi, sen yok; bundan sonra gidiyorsun, ne alıyorsan kendin alıyorsun. Engelli olsan anlarım; normal adam bile değilsin ulan. Bir olimpik yüzücü beni niye bakkala çakkala gönderiyor yaa!… Nasıl abi? Ayrılsın mı? Ne demek “ayrılsın” abiii? Mor?? Mor rengi sana mutluluk veriyor? Abi nasıl—bir saniye? Ulan aldım diyorum ya sana! Aldım ya işte siktiğimin şeyini! Yoktu mor! Önce—ulan—bak önce pazara gittim; satıcı buldum; ulan ulan bir tane aldıııım; sonra eve geldiiim—teşekkür edeceğin yerde ayrılırsa ayrılsın! Ney?! Öyle? Ne var? Binlerce var. Abi, iyi misin?.. Bazen cidden merak ediyorum seni ya. Allah kahretsin, abiii, neyin var abim? Söyle kardeşine, sana morunu da alacağım; ha abi, ne var, söyle hadi?’” Dansöz. Binlerce dansöz var. Shaun’a Allah’ın sopası böyle şeyler sormadı tabii. Ne sorulduğunu unuttum ama her ne sorulduysa bilemediydi dallama ve fakat, o da nesi? Hiç de medeni değil; gürül gürül titreşimlerle sarsılmaya başlıyoruz: adeta zelzele, felaket, Allah kahretsin… Ancak ardından sesler, sinirli titreşimler. Yerkürenin derinliklerinden kalın bir uğultu gelmeye başlıyor; konuşuyor! Bize bir şeyler söylüyor! Diyor ki:
“Kimseye sikimi sallamadım beeen, kimseyeee!!! Bana iftira ettiniz!! O üç askerin amkk!! Sallamadım diyorum size! Bugüne dek sikimi hep kendime sakladım ben! Hep!"
Ancak devran döndü, HCE'yi de beraberinde getirdi. Baba yeniden piyasalarda; kımıl kımıl ve şekersiz. Tsss, titreyin kolpalar. Şu yanındaki ise eşi Anna Irmak Hanım Hazretleri değil mi? Irmak; yahu ne de kadar da güzel olmuşsunuz, o la laa amına koyayım! Ah siz... Çok mersi. Bu noktada da sözü HCE alıyor. Eminim gene merkeze oynamıştır, gene! Derken grubun gözleri yavaş yavaş Shaun’a kayıyor. Ulan bir bakıyorlar ki "âlemin kralı” dedikleri bu adam hafiften biraz zırtlana benziyor. “Bunun ipiyle de kuyuya indik ama Allah Allah, vay bee,” diyorlar ve lafın arasında postalıyorlar Shaun’u. Her ne kadar Shaun bir sert çıkıp efelenmek istese de karşısındaki Allah’a zimmetli şahsi anam babam sopası olunca mırıldanarak mekândan ayrılıyor. Derken bir zırıltı, bir zırıltı, böyle görmemiş gibi ağlama sesleri. Kim bu, Shaun mu? Yok, Jerry. Shaun da Jerry işte. Hani, uyuyor bunlar; isimleri uyanınca farklı. Soyadları da Porter. Bak hadi ama bu iş haddinden çok uzadı. Baba Porter ile eşi uykularından uyanıyor ve odasına giderek Jerry’i teskin ediyorlar. Ancak bir geri dönüyorlar ki Baba Porter niyeti çoktan bozmuş; doğa onu çağırıyor, adı yankılanıyor engin vadiler boyu ve bu onun kulaklarına tezahürat gibi geliyor.
“Yürü be mister, bizim adamımız sensin mister!” Porter sinsice eşinin kulağına eğiliyor, en buğulu sesiyle fısıldayıveriyor:
“Şşt… Hele kız Mrs. Porter… Baksana bak, ehe ehe…”
“Hıı?”
“Yahu dönsene bi’ Porter Hanım, hadi, ehe ehe…”
“Ne var yaa?”
“Hehehe bu var, hehehehe… Bu var bu, bak. Hehehe ehe…”
“Öfff, yeni dalmıştım yaa…”
“Olsun balım, yine dalarsın; hele bi’… hehehe… Bayan Porter, vay ben yanmışam…”
Fakat Baba Porter bu işin sonunu getiremez. Durduk yere rezil olmuştur.
Ve gelgelelim reziller de uyur; hatta üstüne rüya bile görürler. Baba Porter an itibarıyla bizzat Dublin oldu, uyuyor. Uyandığı zaman adı hep Finnegan olmuş olacak. Olsun. Şu an yalnızca eşinin gördüğü rüyayı görüyor; aynı rüyayı birlikte tecrübe ediyorlar. Anna bir ırmak—hep öyleydi; üstelik denize kadar da uzanabiliyor. Kötü değil ya? Anna hayatı düşünüyor, gençliğini yâd ediyor; bir tür huzuru özlüyor. Yakında babasının kollarına dökülecek ve yerini kendi kızına bırakarak akıp gidecek. Çünkü Anna yorgun artık—yaşlı; fakat olduğu kişiden de razı; tüm bunların buruk bir hoşnutluğu var. Korkmuyor babasının kollarına dökülmekten. Babası—ki hem eşi hem babası—zamanı geldiğinde kollarını yukarıya kaldırması gerektiğini gayet iyi biliyor. Anna bu kollardan süzülerek çağlayacak; hem babasına hem de eşine ait ellerden taşarak gökyüzüne doğru ve tekerrür istikametinde akıp gidecek. Çünkü biliyor ki, o yol, “tek başına olmasına rağmen en uzak diyarlardan alır sırtlanır, sevgiye aç bırakmaksızın, illa ki ve de mutlaka, her daim çok ama çok daha uzaklara götüredurur ırmak akışını—…”
(Son sayfayı kapatıyor ve yarım kalmış cümleyi tamamlamak için kitabın en başına dönüyoruz):
“… Havva ile Âdem’in kilisesi geride kalır; kıyı savruluşundan körfez kıvrımına varılmıştır; sonra bir döngü şöyle geniş türlüsünden ve: 'İşte, yine başlangıçtayız.'"
Böyle kitabın amk.