Puan vermedi·248 syf.····Okunma: 04 Ekim 2025 12:31 October adına yakışır bir şekilde Ekim ayının son günlerinde doğuyor.Anne ve babası Londra’ya yaklaşık 2 saat uzaklıktaki bir ormanlık alanın derinlerinde babasının kendi elleriyle yaptığı ağaçtan evlerinde , teknolojiden ve çağın gerektirdiği her şeyden uzak yaşıyorlar. Yiyeceklerini kendileri yetiştiriyor. Süt alabilmek için yakınlarda (yaklaşık30 dk) hayvan yetiştiren bir arkadaşıyla sebze takası yapıyorlar. Kıyafetlerini çoraplarını olabildiğince kendileri örüyorlar. Isınma eski usul odun yakarak, derme çatma bir sobayla.Ve yılda sadece bir kez merkeze inip kendileri üretemeyecekleri çok gerekli şeyleri satın alıyorlar.
Annesi bu şekilde ne kadar yaşıyor bilinmez ama doğum yaklaşınca belli ki isyan bayrağını çekiyor,”bunu burda yapamam”diyerek gidip hastanede doğuruyor. Sonrasında da zaten 4 yaşında onları bırakıp şehre yerleşiyor. Ve october ona kızarak büyüyüp , annesinin bitmeyen çabalarına rağmen bir daha görüşmeyi reddediyor.
Tek hayatı babası, yaban hayvanları dışında arkadaşı yok. Tek başına ormanda, hayvanlar,bitkiler,toprak ve kitaplar kendi dünyasını yaratıyor. Elektronik hiçbir alet yok. Hasta hayvanları kitaptan okuyup tedavi ediyorlar. Bitkileri kitap okuyup yetiştiriyorlar. Enerji üretiyorlar.Çok kitapları var.Baba evde eğitim veriyor. Okuma yazma matematik coğrafya hep evde babanın ödevleriyle. Bunun dışında October ağaçlara tırmanıp, göllerde yüzüp özgür bir hayat yaşıyor. (Özgür?)
Bu anlattıklarım ilk sayfaların özetiydi henüz. 11.Doğumgününde annesi yine bir atak yapıp ormana onu görmeye geliyor ve October her zamanki gibi kaçıp ağaçlara saklanıyor. Ve uzatmayayım feci bir kaza oluyor. Baba hastaneye October da nefret ettiği annesi ile Londradaki yeni hayatına . Burda okula gitmek, sosyalleşmek, alışveriş yapmak, sohbet etmek, derdini anlatmak zorunda kalıyor. Bundan sonrasını okuyup kendiniz öğrenin tabi. Bütün heyecanı kaçmasın.
Sonunu da güzel bağlamışlar çok şükür.
Amaaaaaaaaaaaa…
Sıcacık bir sonbahar kitabı beklerken, mideme kramplar girecek kadar sinir olduğum bir sosyal yabancılaşma romantize edilen bir yaban hayatu okudum. Doğal yaşamakla çağı reddetmek aynı şey mi arkadaşlar?
Bir çocuğun olabildiğince az şeye ihtiyaç duymasını sağlamak, ona doğada hayatta kalabilmeyi öğretmek çok takdir edilesi, peki sosyal hayat da doğal yaşamın içinde yok mu?
Tv olmasın evde ne güzel, bir çocuğun kalabalık bir sokakta ya da bol ışıklandırılmış kalabalık bir mağazada anksiyete krizi geçirebilecek kadar ıssızlaştırılması da istismar değil mi?
Anneliğimin bana verdiği yetkiye dayanarak çok üzüldüm bu kız çocuğuna. Ahlaki ve etik ikilemlerle boğuştum. Sevmedim diyemem, anlatım çok etkili ve akıcı. Beni o ormandan alıp Londra merkeze götürüp bir güzel gezdirebildi. Sonu da tahammül edebileceğim şekilde bağlandı, şükür ki! Yazarına saygılar, sevgiler.
Çocuk yetiştirirken sorulması gereken en önemli soru da kafama kazındı sayesinde.
Çocuğum için doğru olduğunu düşündüğüm şey, onun için en iyisi mi?