·312 syf.····Okunma: 02 Kasım 2025 16:55 “En uzun ve en heyecan verici yolculuk, içe doğru yapılan yolculuktur.”
İnsan bazen kendi içine doğru yolculuğa çıkmak istiyor. Ben kimim, neyim ve niçin varım? sorularının cevabını bulmak istiyor. Bu kitap size kendinizi fark ettirecek bir kitap.
Kemal Sayar okumayı çok seviyorum çünkü her Kemal Sayar okuduğumda hayata daha umutlu daha anlamlı bakabilmeyi öğreniyorum. Nietzche bir sözünde “ama sen önce kendini inşa etmelisin, dimdik bir beden ve dimdik bir ruhla.” diyor. Belki de çok uzun zamandır ya hep kendi içimdeyim yahut kendimi arıyorum ancak Kemal Sayar Bambudan Alınacak On Ders ile hayata karşı nasıl olmam ve yaklaşmam gerektiğini anlattı. İlk işim kendime bir bambu çiçeği almak olacak, unutmamak için.
Günümüzde herkes bireyselleşiyor, bireysellik yalnızlığı da beraberinde getiriyor. Hangi birimiz ötekimizi tam olarak duyabiliyor ya da anlayabiliyor? Yalnızlık beraberinde umutsuzluğu da getiriyor. Umutsuzluk ise cesaretsizliği yanında getiriyor, çekiliyoruz iyice kendi içimize doğru, anlaşılmayayacağımızı düşünerek yahut hissederek… Kendi içimize çekildikçe “yaşamaktan” korkuyoruz, kaçıyoruz. “İncinmeyi göze alamayan nasıl sevemezse kaybolmayı göze alamayan da bulamaz” diyor Sayar, adeta yanaklarımda tokatları hissettim. İncinmekten korktuğum için belki pek çok güzel olan şeylerden de kaçmış olduğumu düşündüm.
Bir yere ait hissetmek insanın tabiatında var, peki nereye aitiz ya da nereye ait olabiliriz sorusu geziyor insan zihninde. Kendisini kitaplar ve kitap okuyan insanlar dışında hiçbir yere ait hissedemeyince aklıma Kafka’nın “ben edebiyattan ibaretim, başka bir şey değilim, olamam” sözü geldi. Sahiden öyle mi? Hala bu soruya tam olarak cevap verebilmiş değilim.
İnsan kendisini doğduğu coğrafyaya ait hissedemiyor bazen çünkü kendi gibi hissedeceği insanlar ya hiç yoktur ya da çok azdır onlarla da denk gelebilmek, görüşebilmek bazen haftalarınızı alır. İçinizdeki o varoluşsal sancıyı ya da hayatı anlamlı yaşama arzusu adına yapabileceğiniz, gidebileceğiniz hiçbir şey bulamayınca ruhunuz size olduğundan daha ağır gelir, enerjinizi koşarak, yürüyerek, okuyarak atmaya çalıştıkça bedeninizdeki ağırlık da artar. Bu ben nerede yaşamalıyım sorunu da beraberinde getiriyor. Kemal Sayar kitapta “İnsan şehri, şehir de insanı inşa eder. Mesele nasıl bir şehir istediğimizden önce nasıl bir insan istediğimizdedir.” diyor. Ben nasıl insan istediğimi biliyorum ancak o şehrin hangisi olduğunu henüz çözebilmiş değilim. Hayatı anlamlı yaşama kaygısına o kadar çok tutulmuşum ki bazı anlar, bazı sohbetler içerisinde bocalıyorum, ne konuşacağımı, ne anlatacağımı şaşırıyorum, bazı anlar kendimi o beyaz sayfadaki siyah nokta gibi hissediyorum, normalde konuşmayı seven birisi olarak bazı ortamlarda ne anlatacağımı şaşırıp ellerimi nereye koyacağımı düşünüyorum. Hiç susmayan, durmak istemeyen bir zihin ile ne yapacağımı bilmiyorum. Kitabı okumadan önce yıllardır aklımdan geçen şu iki cümle kitap biterken de karşıma çıkınca şaşırdım. “Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam” ve “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” sözleri. Sürekli beni bir şeylerin peşine sürükledi. Her günüm mutlaka beş dakikalık bile olsa anlam üzerine kurulmalıydı. Zihnim koş diyordu bazen otururken bile. Yine Sayar kitapta; Tanpınar, “Gündelik şeyler beni boğuyor. Halbuki içimde başka susuzluklar var,” diyordu. İnsan, olduğundan ötede bir şeye yönelir her zaman, varlığa bir teklif sunar, hilkatin sınırlarını yeniden keşfeder, ölümsüzlüğü arzulayan bir trajik duyguyla çırpınır durur.” diye anlatıyor. İçimdeki susuzluğu dindiremediğim her an ruhum biraz daha ağırlaşıyor sanki. Türk toplumunda kadın olarak ev temizlemek, yemek, ütü, bulaşık neredeyse pek çoğu kadına atfedilen bu işlerin yanında bir de bakımlı ve güzel görünmek kaygısı içimizde bizi farkında olmadan “mükemmeliyetçi” kişilere dönüştürüyor. Hem güzel hem bakımlı hem de kültürlü ol. Bazen şahsım adına ev işlerini tek yaparken erkek kardeşlerimin şansını düşünüyorum. Oysa daha çok kitap okuyabilme şansım varken ben ne yapıyorum sorusu alev alev zihnimi yakarken… Her şey belki bir ölçüde gerekli peki insan bu hızla akıp geçen zaman içinde kendisine nasıl zaman bulabilmeli? Tam burada Kemal Sayar “Hiçbir şey yapmayarak, avareliğin tadını çıkararak sürekli stres altında ve meşgul olma mecburiyetinden beyninizi ve ruhunuzu azat edersiniz.” diyor. Belki de en çok üzerime alınmam gereken cümleydi, durdum, okuduğum kitabı kahve eşliğinde düşünmeye koyuldum. Boş durabilmeyi çok isterdim, sosyal medyada dahi, anlamlı şeyler okuma, izleme, komik videoları izlemeyi ise en fazla 10-15 dakika ile sınırlandırarak kendimi ne kadar zorladığımı fark ettim.
AŞK’a da değiniyor Kemal Sayar.
Mevlana’dan alıntı sunarak “Herhangi bir kimsede, gizli bir aşk derdi yoksa, o yaşıyormuş gibi görünse de onun gönlü ve canı yoktur.”
“Aşkların yüksek ve prestijli olanının makbul olduğu, başarılı ilişkiler aranıyor, başarılı yatırımlar gibi” diyor. Bu gerçeği zaten bilmek ve okumak aslında beni şaşırtmadı. Mümkün olsaydı gerçekten aşık olmayı isterdim, dilerdim. Bir edebiyatçı olarak okuduklarımdan çıkardığım Aşk’ın üç türlüsünün mümkün olduğu, birincisi Mevla’ya olan aşk, ikincisi Leyla’ya olan aşk, üçüncüsü Leyla’dan Mevla’ya olan aşk. Tasavvuf edebiyatında sıkça Leyla’dan Mevla’ya olan aşkı okuruz, romanlarda ise Leyla’yı. İnancımıza göre de yalnızca “Mevla”ya aşk ve muhabbet duymamız gerektiği. İkisini de tam olarak derinden hissedememenin hüznünü taşıyorum, belki de haklıdır Mevlana “gönlümün henüz bir canı yoktur.” Sosyal medya aşklarının o gizlenen sahte yüzünü bildiğim için olsa gerek belki de kişiliğine ve karakterine hayran olabileceğim, varlığımdan yeni bir varlık, mermerin altındaki heykeli çıkaracak kişiyi, ya da “Aşk, varlığımızın doğum sancısıdır.” cümlesini yaşatacak kişiyi beklemek. Kitaplardan söz ederken, herhangi bir şiiri okurken, bir kuşun kanadındaki güzelliği anlatırken dinleyebilecek, bilmediklerimi anlatacak bazen kendini bazı konularda cahil gibi hissettirecek, bazen senin ona bir şeyler katabildiğin kişi. Oblomov’da Ştolz ile Olga’nın ilişkisi gibi bazen. Hayatın tüm sıkıcılığı, yoruculuğu ve monotonluğu içinde hayatı beraber romantize edebilmek… Aşk bir gün bulur mu bilmiyorum ancak o zamana kadar “kendim olabilme”nin peşine düşeceğim.
“Kurulan kütüphane, yaratılan bir hayattır.” diyor Sayar. Ben bu kurduğum hayattan memnunum.
“Bir insanın en büyük eseri, hayatıdır.” diyor Sayar. İşte tam olarak bu yüzden insan kendi ışığına yürümeli, fark edebilmeli. En çok alıntıladığım ve notladığım kitaplardan biri oldu. Herkesin severek okuyacağını düşünüyorum.
Yine son sözü Kemal Sayar’a bırakıyorum;
Şimdi kendimize en çok yabancılaştığımız bir zamanda, içimizdeki kıtalar keşfedilmeyi bekliyor. En uzun ve en heyecan verici yolculuk, içe doğru yapılan yolculuktur.