·519 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Eylül 2025 22:46 İnsan Zihninin Karanlık Koridorlarında Bir Yemin
Jean-Christophe Grangé, “Şeytan Yemini”nde kötülüğü bir dış güç ya da metafizik varlık olarak değil, insan ruhunun karanlık kıvrımlarında filizlenen bir hastalık olarak işler.
Romanın merkezinde iki polisimiz vardır: Başkomiser LUC SOUBEYRAS ve yakın dostu MATHİEU DUREY (Mat). Her ikisi teoloji bitirip rahip olmaya hazırlanan iki yakın arkadaştır ; isimleri bile tesadüf değildir — Luka ve Matta,
Havari Luka "Tanrının iyiliğinin yazarı"
Havari Matta " Gümrük memuruyken İsa'nın çağrısı üzerine onun peşine tutulmuş ve onun sözlerini yazıya dökmüş havari"
İkiside İncil yazarlarının adlarını taşırlar. Görünüşte adaletin temsilcileridir, fakat derinlerde, inançla bastırılmış karanlık dürtülerin pençesindedirler. Gel gelelim nasıl rahip olacakken polis olmaya karar verirler: Luc bu yolculukta bir konu üzerine saplantı geliştirir "ŞEYTAN" Şeytanı aramak içinde sokaklarda olması gerektiğine karar verir ve polis okuluna kaydolur. Evlenir ve iki kız çocuk sahibi bir Katolik ve işinde iyi bir polis olur.
Mathieu’u ise Rahip okulundan sonra Afrika'ya yardım ve destek için gönüllü olur. 1994 Afrika Ruanda soykırımında yaşadığı travma, onun karakterini belirleyen en güçlü damar. İnsanlığın en çıplak kötülüğüne tanık olmuş, vicdanını onaramamış bir adamdır. Oradan Paris'e geldikten sonra çok ağır travmalar ve antidepresanlar ... Bu olaydan sonra rahip olmak yerine Polis olmayi seçmiştir. Polis olmasının ardında adalet duygusu değil, suçluluk duygusunu dengeleme arzusu yatar. Bu yüzden, cinayetlerin peşine düşerken aslında kendi içindeki karanlıkla hesaplaşır. İki dost birkaç yıl sonra aynı birimde çalışmaya başlarlar: Cinayet Şube
Hikâyemiz, Luc’un kendini göle atıp intihar girişimiyle başlar. Bu sahne, yalnızca bir vaka değil, romanın psikolojik eksenini belirleyen bir simgedir: Akıl ve ruh arasında kopan bağın ilk göstergesi. Luc’un neden intihar ettiğini açıklığa kavuşturmak isteyen Mat, dostunun dosyalarını kurcaladıkça kendisini acımasız cinayetlerin ve karanlık güçlerin arasında bulur.
Kitap 5 bölümden oluşmaktadır: Her bölümde adı geçen karakterin yaşadıkları gün yüzüne çıkmaktadır. Mat'ın deyimiyle 'içinde soluksuz kaldığım kapkara bir okyanus'
1)Mathieu
2)Sylvie
3)Agostina
4)Manon
5)Luc
En çok üzüldüğüm kişi Manon oldu. Böylesine çirkin olayların içinde en güzel kısmı Mathieu ve Manon aşkıydı... Aslında daha çok aşık olan kişi Mathieu gibiydi ama olsun...
-Cinayetlerde kurbanların bedenlerinde uygulanan işkenceler, çok farklı çürütme yöntemleri, olay mahaline bıraktıkları notlar 'Işıksızları Koruyorum' Katillerin ortak noktası ise ölümden dönmüş, “Araf’ta kalmış” kişilerdir. Bir diğer ortak nokta, hayata döndürülmelerinde kullanilan tedavi yöntemidir. Artık onlari hayata döndüren kişi Şeytandır... "Ruhunu şeytana satan kişi yeni yasayı cinayetleriyle yazacaktır"
Katiller, kurbanlarını şeytana hizmet veya intikam alma amacıyla öldürdüğünü söylemektedir. Ancak roman ilerledikçe bu “şeytan” fikri, doğaüstü bir öğe olmaktan çıkar, insan zihninin iç çatışmasının bir sembolüne dönüşür.
-Luc’un ailesini katletmesi, romanın en çarpıcı kırılma anıdır. Grangé burada, “şeytan” temasını tersyüz eder: Şeytan, Luc’un dışında değil, tam kalbindedir. Dindarlık maskesi altında büyüyen nefret, Tanrı’ya adanmışlık gibi görünürken aslında Tanrı’yı inkâr eden bir delilik biçimidir. Kitapta Luc kendisini Kötülük Meleği olarak nitelendirirken Mat'ı İyilik Başmeleği olarak ifade eder. Luc şiddet tutkunu, kendi fantezilerinin tutsağı bir kaçıktır... Kendini şeytan sanan bir düzenbaz! Kitapta en çok hoşuma giden kısımlardan birisi Mat'ın Luc ile kendisi hakkında söylediği o söz. Aslında pek çok şeyi özetliyordu: "Ben bir bukalemundum, ölçülü, açık, çevreye uyum sağlayan. Luc ise bir aktör, bir numaraciydi, sürekli çalım satardı... "
Romanın temposu, tipik bir polisiye ritminde değil; psikolojik bir çöküş grafiğinde ilerliyor. Mat’in Fransa,İtalya, İsviçre, Polonya'ya uzanan araştırmaları boyunca artan yalnızlık, korku ve paranoya hissi, okurun zihninde bir gerilim değil, bir tedirginlik yankısı yaratır. Her adımda Mat, gerçeğe değil, kendi aklının sınırına yaklaşır.
-Son bölümde, Luc’la yüzleşme sahnesi, yalnızca iki eski dostun hesaplaşması değildir. Bu, aynı zamanda inançla delilik, vicdanla şiddet, insanla şeytan arasındaki son sınırın da yüzleşmesidir. Grangé’nin anlatımı burada neredeyse klinik bir soğukkanlılığa bürünür; hiçbir duygusal kaçışa izin vermez...
Kitap benim için muhteşemdi. Yazar bazı yerlerde olayı çok uzatsada akıp gitti. Kitap boyunca katili hiç tahmin edemedim ve gidişatı kestiremediğim bir şaheser oldu benim için :)
Selam sana Mat, hayalleri ve acıması olmayan, Cinayet Masası Yüzbaşısı...