Erdal Fidan, Münkesir’de insanın içsel çöküşünü büyük bir sadelikle ama derin bir yankıyla anlatıyor.
Sözcükler fazla değil, süs yok, anlatım sade — ama her cümle bir yerinden kanıyor.
Okur olarak hikâyeye değil, bir ruhun içine giriyorsun.
Fidan, karakterlerinin kırıklığını abartmadan, sessiz bir acıyla veriyor.
Bu sessizlik öyle güçlü ki, kitabı bitirince uzun bir süre sadece düşünüyorsun:
İyileşmek mi istiyoruz, yoksa o kırıklığın içinde biraz daha kalmak mı?
Bazı bölümler bilinç akışına yaslandığı için ağır ilerliyor, ama bu da aslında metnin doğasıyla uyumlu.
“Münkesir” düz okunmaz; çünkü dağınık zihinlerin hikâyesi zaten düz değildir.
Son sayfayı kapattığında tamamlanmış hissetmiyorsun — eksik kalıyorsun.
Ama o eksiklik, tam da yazarın anlatmak istediği şey:
İnsanın kendiyle tam olarak hiç barışamayışı.
“Bazen insanın en büyük yükü, yaşamak değil, hissetmeye devam etmektir.”
“İnsanlar ancak maskeleri varken katlanılır oluyorlarmış, maskeleri olmaksızın onlarla yaşanılmıyormuş!”
Her satırında kırılmayı hissettiren yazara teşekkürler.
Kitap ve sevgi ile kalın