Okuduğum kitabın yazarıyla aynı mevsimleri aynı zamanlarda yaşamış olduğumu anlayınca kitabın kahramanın yanında adım adım tüm sayfalarda geziniyorum.
Ağlamakla şaşkınlık arasında bir yerlerde kapattım son sayfayı..
Kenan ahhh Kenan sen o sessizliğin içinde nasıl bir haykırış nasıl bir umman nasıl bir çığlıktın..
Aynı kışları aynı yazları aynı otlarla ama farklı adlarla aynı çorbada içmiş olmak..
Sonra Paris.. Pariste bir kadın.. Kadın her millette aynı kadın aşka hasret, yaralı.. Ve hep onu sevdiği zamanların içinde avaz avaz bağıran.. Bazen bir ırmak kenarında bazen bomboş gözlerle izlediği ekran karşısında sadece boşluğu izleyerek..
Kemal Varol.. İlk sayfalardan itibaren meraklı bir yolculuğa çıkaran ve tek bir cümle ile bir anda kitaba hapseden kurgusuyla yine bam teline dokunuyor.
Dil o kadar akıcı ve iç sesiniz gibi ki.. Sayfaları kapattıktan sonra tanıdık bir yüzle karşılaştığınıza yemin edebilirsiniz.. O kadar sizi o kadar çocukluğunuzu anlatıyor yani.
Taş kınası yapan bir roman kahramanı ile tanışmak mesela.. İnanın o sayfa da ellerime baktım.. İzi kalmış mıdır diye..
Ülke sınırlarının dışında Paris'e kadar uzanan bir yolculukta Kemal Varol gözüyle Paris'i adım adım gezerken
Muasır medeniyet seviyesinde olduğunu düşündüğümüz ülkelerin göçmen sorununa bakışına da değinen kitapta.. Hiç kimsenin "penaber" liğini asla kaybetmediğini.. Çünkü en acı göç içinde yaptığın göçtür gerçeğini sade ve zarif ve o kadar samimi anlatıyor ki..
Ve aşk.. Nakış nakış işlenmiş.. Öyle ki iki insanın arasındaki en özel anlara şahit olurken o dokunuşlarda ruhunuzun sızladığını hissediyorsunuz.. Çünkü iki mülteci bir yerlisi etmiyor hiç bir vatanın..
Velhasılı ülkenin en acı gerçeklerinden dünyanın acımasız gerçeklerine büyülü bir yolculuk "onu sevdiğim zamanlar"
Geçmesini asla istemeyeceğiniz..