Heder AğacıAbdullah Ataşçı Abdullah Ataşçı, Heder Ağacı’nda bir dönemin sancılarını, sessiz acılarını ve insanın insan üzerindeki tahakkümünü bütün çıplaklığıyla anlatıyor. Roman, aşiret düzeni ve ağalık sistemi üzerinden şekillenen bir coğrafyada, gücün insana ne yaptığını, hırsın ve iktidar arzusunun nasıl bir felakete dönüştüğünü gösteriyor.
Abdullah hoca, yalnızca bir hikaye anlatmıyor; Anadolu’nun topraklarında yeşermiş ama hep kanla, acıyla sulanmış bir gerçeği okurun yüzüne vuruyor. O topraklarda doğan her çocuk, kaderinin başkalarının kararlarıyla çizildiği bir dünyada büyüyor. Heder Ağacı, işte tam da bu çaresizliğin ve direncin romanı.
Bu hikayede kötülüğün kaynağı bir kişi değil; bir düzen, bir dönem, bir anlayış. İyiliğin sesi çoğu zaman kısık, merhamet utangaç, adalet ise hep geç kalmış. Roman boyunca şu soru yankılanıyor zihinde: “Kötülüğün tarihini kim yazıyor?” Ve belki de cevabı, o sessiz kalmış, unutulmuş insanların hikâyelerinde buluyoruz.
Yazarın dili yalın ama sarsıcı; betimlemeleri Anadolu’nun kokusunu taşıyor. Her satırında toprak, yağmur, taş ve insan teri var. Bu roman, tarihsel bir dönemi anlatmaktan çok daha fazlasını yapıyor — o dönemi bugünün gözleriyle yeniden sorgulatıyor.
Benim için Heder Ağacı, sadece geçmişin değil, bugünün de hikayesiydi. Çünkü zulüm, kibir ve güç tutkusu çağlar değişse de biçim değiştiriyor ama özünü koruyor. Ve biz hala kimin haklı, kimin güçlü olduğuna değil; kimin insanca kalabildiğine bakmayı öğrenemiyoruz.
Meryem’in Çiçekleri ve Heder Ağacı’nın konuşulduğu okur-yazar buluşmamızda yazarla bir araya gelmeyi çok isterdim. O gün katılamamış olmanın burukluğunu hala hissediyorum. Bu incelemede yazdığım her şeyi, o gün orada, bizzat Abdullah hocaya yöneltmeyi isterdim. Onun kaleminden çıkan bu güçlü hikayelerin ardındaki duyguyu, o dünyayı nasıl kurduğunu kendi sesinden dinlemek çok değerli olurdu.
#hederağacı #everestyayınları