Galeano sadece Latin Amerika'nın değil dünyanın vicdanı olarak bilinir.
Ezilen çoğunluğun sesi olmaya çalıştığını kitlelerin gözüne sokmadan, sıradan insan hayatları üzerinden verebilen nadir yüreklerden biriydi o.
İktidar ve güç karşısında ezilenleri yazdı. Hayatı doğduğu toprakların talihsizliği olan askeri darbeler, hapis ve sürgünle geçse de sevmeyi hiç bırakmadı. Ülkesini, insanlarını, geçmişini anlattı, yazdı, çizdi. 2015 yılında doğduğu şehirde hayat onu kaybetti.
Sevmenin Kitabı, 344 sayfadan oluşan yazarın denemelerinin derlendiği bir yeni basım. Mürekkebi kurumadan okumak istedim.
Çünkü her yazısı yeniden okunabilir sıcaklıkta Galeano'nun. Sizi sıkmaz, yormaz, yazıları çok uzun değildir ve mesajlarını sizi iğnelemeden verir, hiç suçluluk hissetmezsiniz. Kitabı kapatırsınız ama unutamazsınız. Sihri de buradadır. Basit ama etkili oluşunda.
İnsan ruhunu anlamanız için elinden geleni yapar. Hüzünle gülümsetir.
Şu sitedeki flörtçü tayfa dışındakiler sıkılmadan okuyabilir. Zaten onlar kitap değil sadece dm kutusuna düşen mesajları okuyorlar :)
"Dünya işte bu" , diyor, "bir insan yığını, bir küçük ateşler deryası."
Her insan diğerlerinin arasında kendine has bir ışıkla parıldar. Birbirinin aynı iki ateş yok.
En iyi olan yine de akla değil sevgiye yatkın olmaktır belki de.
Her zaman yenilsek de...
Her şey o kadar kirli ki. O kadar kirli ki herşey.
Yine de sessizlik ve korkudan bahsetmeyelim.
Bir gün hiç kimse olmaktan bıkmış insanlar, dünyayı yangın yerine çevirecekler.
Savaşmaktan aşırı korktukları için kendilerinin yerine başkalarını ölüme gönderen ödlek hırsızların sahip oldukları her şeyi başlarına yıkana dek...
Buna umutlanalım...
"Her şey ne zaman yeniden başlayacak?", diye sormalı çocuklar babalarına.
İnsanların tarihi bu muydu?
Bu labirent, bu nafile gölgeler oyunu mu?
Zenginler az sayıda oldukları için zenginler diyor istatistikler.
Ya bizden çaldıkları?
İnsanın ve diğer malların fiyatının belirlendiği bu piyasada giderek daha az rastlanan bir suç çalmak, artık isteyerek vermemizi sağlamayı öğrendiler.
Çünkü evrensel kültür aracı televizyon, bütün dünyanın aynı görüntüleri görme ve aynı sözcükleri dinlemesini 'özgürlük' olarak kodladı, her şeyi hazır bekleyen edilgen beyinlere. Yapay gereksinimleri münasip bir biçimde dayatmak suretiyle gerçek gereksinimlerimizi ortadan kaldırmayı başardılar.
Hem de yapay zeka ile...
Günümüzde hava, su, toprak ve ruh bile organik değil...
Her şeyin tadı her şey ya da hiçbir şey gibi...
Sayfa yüz seksen bir: "Artık doğayı kontrol altına almaktan bahsedilmiyor, cellatları onu korumak gerektiğini söylemeyi tercih ediyorlar."
Nerede yaşarsa yaşasın, nasıl yaşarsa yaşasın, ne zaman yaşarsa yaşasın, her şey sadece ve sadece olasılıktan ibaret. Artık ne kadar yaşadığı önemli; Canlı veya cansız, önemli olan tek şey var: kullanım süresi. Herkes ve her şey sömürü nesnesi. Tüketim fetişizmi adı da.
Davamız haklı olduğunda fethetmemiz gerekir çünkü. Olur böyle şeyler.
İçinden geleni yapma yasağı yok, ne de olsa!
Bildiğimiz değil ihtiyaç duyduğumuz bir gerçekliğin yokluğu, ağızdan düşen diş misali.
Gülmeden önce aklımıza utanmanın gelmesi gibi. Dudakların esnediğinde görünecek olan boşluğun verdiği tedirginlikle elini ağzına götürerek saklamaya çalıştığın gerçeklik.
Artık bu yok.
Zaman perdesi, bu dünyanın acıdan ziyade zevkle kurtulabileceğini sahneliyor.
Biz de ağzımız kulaklarımızda gülüyoruz ve izliyoruz.
Aynı zamanda hem hor gören hem de hor görülen olmaya tahammül edebiliyoruz uzun zamandır.
Farklılıklarımızı, en büyük arzumuzun diğerlerininkiyle aynı olduğunu anladığımız an yitirdik.
Bu bir ödeşme miydi?
Bir intikam çeşidi mi?
Hiç durmayan hayat şenliğinde artık soru sormuyoruz.
Sönmüş ocaklarda sıcaklık arayanları da unutmayalım. Artık orada olmayan kişilere yollanmış sözcükler ve mesajlar kayıp kelimelerdir. Söylenmesine gerek olmadan anlaşılmasını istediğimiz. Birilerinin hoşuna gitmek, hoşunuza mı gidiyor?
Çok hoşumuza gidiyor.
Senin hissettiklerin gerçekliğin umrunda mı?
Sanmıyorum, ama baksana!
"Ne?"
"Biliyor musun? Hepimiz kötüyüz. "
" Evet. "
" Hepimiz. Kötüyüz. "
Fakat bu karmaşık ve berbat dünyada, yine de delirmemek için elimizden geleni yapmalıyız. Her gece sanki son geceymiş, her gün ise sanki ilk günmüş gibi yaşayarak.
Kuşun şakıdığını bilmeden şakıması ve çocuğun oynadığını bilmeden oynaması gibi sadece yaşamak için yaşamak yerine kazanmak ya da sahip olmak için yaşayan sersemlere inat...
Asla bitmemenin eğlencesi ve tehlikesini göze alarak.
Şunu deseler de;
Kafayı mı yedi bu kadın da böyle delirdi...
Enseye sıkacaksın, bu kadar zırvalamak yeter.
Ben tüm hayatımı hoşçakal diyerek geçirmişim.
Siz hepiniz Eşref Tek:)
Çek tetiği!
Yaşadığımı size kim söyledi?
Kırık camlarla
Unutulmuş sözcüklerle
Yağmış yağmurlarla
Yürünmüş yollarla
Yenilmiş arzularla
Öldüm ben...
Artık benden alacakları bir şey kalmadı...
Meseleyi istediğimiz kadar evirip çevirelim, istediğimiz kadar sözcükle anlatalım her şey şundan ibaret, her şey şuna indirgeniyor: Yolculuk, başka bir açıklamaya ihtiyaç duymadan, iki kanat çırpışı arasında geçiyor.
İşte bu kadar basit.
Bir manastırın güneş saati üzerindeki yazı, hayatın hızla geçişini ona her bakan göze hatırlatıyor: "Her geçen dakika seni yaralıyor, sonuncusuysa öldürecek."
O bunları yazdı, yazmak tehlikeliydi ama yine de yazdı, dünyaya aç olanlar kulaklarını tıkasa da.
Küçük bir ilkokul öğrencisi mektubunda şöyle seslenmişti ona: "Yazmaya devam et, daha iyi olacaksın."
Minik bir kelebek şunu diledi:
Kederi çiğneyen biri gibi, bana bakmayı anlat; ama korkuyu öğretmeye gelenlerden bahsetme.
"Yakında öleceğim."
Çünkü toprak canı istediğinde bizi öldürüp yiyebilir.
Öldüğünde hayatın dili kulağına şu sözcükleri fısıldamış olabilir:
Seni yordum.
Ama özür dilemiyorum.
#k:510686. Eduardo Galeano