Çok iyi 3 uzun hikayeden oluşuyor bu kitap; Ergenlik Dönemi, Monolog ve Yıkılmış Kadın.
Simone de Beauvoir’den bahsetmeyeceğim, canım kadın, ne yazdıysa güzel yazmış. Yine iyi ki okudum dediğim bir kitap oldu, açıkçası beklentim olmaksızın okumuştum ama edebi ve zihinsel olarak çok doyurucu hikayelerdi.
Üç hikaye de orta yaşı geçmiş kadın karakterler ekseninde anlatılıyor. Ergenlik dönemi hikayesi; yaşlılık, evlilik, ebeveynlik başlıklarında bizi epeyce düşündürüyor. Çocuğumuzun bizden başka bir birey olduğunu kabul etmek zordur, çocuğun yaşı kaç olursa olsun, kibirli bir üstenciliğe sahiptir her ebeveyn. Çocuğun bağımsızlığı, ebeveynliğin bir nevi sonudur ve anneler anneliğin yasını tutmaya başlarlar, ardından da anneliklerini sorgulamaya girişirler. Bu hikayeyi daha küçükken okusaydım bu kadar etkilenmezdim. Tam da 30lu yaşlara geliyorken yetişkin olmanın eşiğinde, ebeveyn olmanın fikrinde ve çocukluğun bitişinin farkında olarak okumak etkileyiciliğini arttırdı.
Monolog, başta bir karmaşa ile yumak halinde suratımıza çarpsa da hikayenin sonlarına doğru o yumak açılıyor avucumuzdan kayıp gidiyor. Bir kayıp hikayesi bu, çocuğun kaybı ve annenin derin üzüntüsü/deliliği. Kendi kendine konuşma, sayıklama şeklinde yazılmış. 3 hikayenin en kısası. Özlem, suçluluk, pişmanlık hepsi bir arada.
Yıkılmış kadın hikayesi ise günlük şeklinde yazılmış. Ebeveynlikten ziyade evliliğe ve ilişkilere dair bir hikaye. Yine okuru sorgulatan, “büyük konuşma başına gelirse görürsün” diyen anlatılardan. Aleni bir ihanet, aldatılma hissi, kadının
Ellerine sağlık Simone, okuyun.