Puan vermedi·79 syf.····Okunma: 12 Kasım 2025 15:15 harfler ve notalar'da bahsi geçirildiğinden -ve ben de toptaş'ın zevkine gözüm kapalı güvendiğimden- ilk pinget'den bir tane (onun da ismi geçiyordu, yalnız "mösyö songe" mu yoksa pinget'nin kendisi miydi söz konusu hatırlamıyorum), sonra da simon'dan bir tane okumaya karar verdim. bunun üzerinden epey geçti aslında; kitapları nadir'den araştırıp sevdiğim, fırsat buldukça uğramaya çalıştığım bir sahafta olduklarını gördüm (genelde öyle yaparım, şayet arada seyahat ettiğim şehirlerde varsa aradığım kitap, o şehirleri de değerlendiririm, aklıma yazarım "gidince alacağım" diye. yalnız bazen de ya kitap hiçbir yerde olmaz, ya da olur fakat istanbul'dadır ve çok pahalıdır, işte o en kötüsüdür, huzursuzluğunu alana dek boynumda taşırım), gittiğim bir gün aldım ikisini de. mösyö songe'u alıp almamak hususunda kararsızdım, çok rutubet görmüş geçirmiş, karanlık, sıkışık raflarda konaklamış olduğu belliydi, su da dökülmüştü üstelik. rafa konulduğunda havasız kalan kısmı, sayfaların dış boyunu siyah lekeler kaplamıştı; kitabı yüzüme yaklaştırdığımda bir defa daha tahammül seviyemi en fazla zorlayan dört kokudan birinin rutubet küf karışımı kokusu olduğuna kanaat getirdim. diğer üçü küllük, hafif taze, temizlenmeyi bekleyen kedi dışkısı ve ismini bilmediğim o direk kırıcı, görünmez bir bulut halinde tam burnumu nişan alan ve uzaklaştıktan sonra bile üzerinde tesirini sürdüren erkek parfümü; bazı kokuların nesnel biçimde -hoşluğuna olmasa da- çirkin olduğuna karar verilmesi gerektiğini düşündüren o "duyu saygısızlığı". (sayıp sevdiğim eski, büyük bir dostun da kullandığı bir kokuydu [sevgilimin dayısı, ayrıldıktan sonra görüşmeye devam ettik, yeğeniyle küsmüştü fakat beni hep arar sorardı, tayland'a taşındıktan sonra bir şekilde koptuk ve başka bir sürü güzel anının yanında, bir de bana onunlayken "belki kokusunu daha az duyarım" düşüncesiyle, hep kısa kısa nefesler aldıran insan olarak zihnimde yer etti], burnuma çalındığı anları unutmam, hatta daha bugün okulda yine maruz kaldım bu kokuya). rutubet bunların içinde ne yoğunlukta emin değilim, kitabı almamı ve okumamı engellemeyecek bir yoğunlukta değil yalnız. belki de tüm küfüne rağmen aldığım için tanrı mükafatlandırmıştır ve almamın üzerinden iki gün geçtikten sonra küf siyahları bu yüzden ortadan kalkmıştır -aslında gerçek saik raftan indirilip bir süre masada, açık havada durması belli ki, ama neden işin içine biraz ezoteri serpmeyelim ki?- tüm somut olumsuzluklarına rağmen kitabı okudum, beğendim. tramvay da, mösyö songe da yeni roman neviinin örnekleri olduğundan arada bariz farklar yoktur diye düşünmüştüm, az da olsa yanılmışım. tramvay bir kitabı anımsatacaksa, bu şüphesiz kayıp zamanın izinde'den biri olur. proust'un teşbih, beti ve sezdirmeden değiştirme kabiliyetlerinin hepsi aynı merhalede ve biçimde simon'da var denemez tabii, fakat onu okurken de "az evvel annenin bakıcısını anlatıyordun, ne kel kafadan çıkarılan kasketin elde tutulup kardeşin ziyaret edilmesi?" sorusu gayet sorulabilir (kitapta, proust'un inandırıcılığa pek önem vermediğinden bahsetmeye ayırdığı bir pasajı da var), hal böyle olunca -ve araya çalışılması gereken sınavlar da girdiğinden- tramvaydan inmem/palyatiften çıkmam, her zamankinden fazla zaman aldı.
buraya kadar okuduysan muhtemelen tristram'ı, ulysses'i, kayıp zamanın izinde'yi, jean rhys'ı, yusuf atılgan'ı, oğuz atay'ı orhan pamuk'u (birkaç tane de ihtimali düşük olan ama saydıklarımın arasına girmeye hakkı olan ismi) okumuşsundur, okumamışsan da okusan seversindir, şayet yaratılan akıntıyla iç içe ilerleyebiliyorsan.
bu inceleme tramvay'ın -ve belki de birkaç satır yukarıda zikrettiğim isimlerin- oryantasyonu olmaya biraz yakın bir incelemeydi.
proust ile arasında esinlenmevari bir benzerlik oluşunun yanı sıra bir o kadar da farklılık sahibi , bu kısmı da (belki, eğer yazarsam) bir proust incelemesine bırakıyorum.
nitelikli ve kavrayışlı okumalar dileğimle