“Yağmurun Altında”, beni içine çeken romanlardan biri oldu. Bir çocuğun yağmurun altında tanık olduğu sarsıcı bir olayı yıllar boyu içinde taşıması… O atmosferin ağırlığı, o küçücük bedenin omuzlarına binen yük, okurun kalbine işliyor. Sadece bir gizem veya bir cinayet hikâyesi değil; insanın geçmişiyle, vicdanıyla ve kaderiyle hesaplaşması bu.
Yazarın anlatımında beni en çok etkileyen şeylerden biri de köy yaşamını romantikleştirmeden ama tüm sıcaklığıyla hissettirmesi oldu. Anadolu’nun kokusu, yağmurun sesi, evlerin içindeki gündelik telaş… Hepsi öylesine sahici ki, okurken sanki bir köşede oturup bu hikâyeyi yaşayan insanları izliyormuşum gibi hissettim. Göçlerin, kimliksizleştirmenin acı sonuçlarını gördüm.
Cemal Ağa (Dede) karakterinin kadim kültürümüzün öğretilerini temel alan bilgece sözleri Kadir’in pusulası olup romana yön veriyor. Yazar bunu insanın içine işleyen bir doğallıkla ifade ediyor.
Karakterlerin her biri yaralarıyla çok gerçekçi. Hanım’ın içindeki sevgi, Kadir’in taşıdığı yük... Herkesin kaderinin birbirine bağlı olduğu bir kurgu var. Yan hikâyeler romanı büyütüyor, boş yere yazılmadım dedirtiyor. Dil akıcı, diyaloglar doğal, bölümler yormuyor.
Ama beni asıl etkileyen şey şu oldu:
Bu roman, geçmişin insanın yakasını hiçbir zaman tam bırakmadığını çok derin bir şekilde hissettiriyor. Ve adalet bazen geç geliyor olsa da sonunda bir şekilde yerini buluyor.
Romanda beklentiler, merak ve pastoral sıcaklık hep hissediliyor.
Kısacası, “Yağmurun Altında” yalnızca bir olay örgüsü değil; insanın ruhuna dokunan, adalet duygusunu hatırlatan, Anadolu’yu iyisiyle kötüsüyle yaşatan bir hikâye.
Ben çok severek okudum, herkese de gönülden tavsiye ederim.