Puan vermedi·255 syf.····Okunma: 16 Kasım 2025 01:25 Türkçenin Sadeleşme Tarihi, dilimizin serüvenini Arapça- Farsça ile tanıştığımız dönemlerden başlayarak sadeleşme hareketine kadar kapsamlı bir şekilde ele alıyor.
Kitapta dönemin polemiklerine, gazetelerine ve önemli isimlerine değinilmesi okuyucuya olaylara daha geniş perspektiften bakabilme olanağı sunuyor. Sadeleşme tarihinin yalnızca ideolojik değil; sosyal, kültürel ve toplumsal temelleri de irdelenerek döneme ışık tutuluyor. Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Ali Canip gibi dilimize hizmet eden birçok ismi daha yakından tanıma fırsatı buluyor ve yaptıkları çalışmaların büyüklüğünü bu eser sayesinde daha iyi kavrama şansı elde ediyoruz.
-----
İslamla tanışmamız vesilesiyle gerek ibadetler ve gerek İslami terimler sebebiyle Arapça'dan birçok sözcük aldığımız görülür. Bu durum diller için oldukça doğal bir süreçtir, dil canlı bir varlık olduğundan sözcük alışverişleri pek tabii her dilde hayat bulur. Ancak -kitapta da değinildiği gibi- Arapçayı sırf din dili olmasından mütevellit aziz dilimizden üstün görmek ve Türkçemizi bir kenara atmak son derece yanlıştır. Ne yazıktır ki dönemin bazı alimleri, kalem ehli milliyet duygusunu arka plana atarak ürünlerini dini duyguları ön plana alarak Arapça vermişlerdir. Kitaptan bir örnek verecek olursak Hacı İbrahim Efendi'nin bu görüşe sahip olduğunu görebiliriz. Efendiye göre lisanların mükemmeli Arapçadır ve Türkçe, Arapça'nın kurallarına muhtaçtır. (syf41) Efendi ve taraflarınca dilimiz Türkçe değil, üç dilin karması olarak hayat bulan Osmanlıcadır. Efendi'nin -garip- düşüncelerinden birisi de Osmanlıların bir Türk devleti sayılamayacağı doğrultusundadır. Kendisine gerekli cevapların Muallim Naci tarafından verildiğini kitapta görmekteyiz. Savunulan bu düşüncelerin aksine Türkçe, Osmanlı Devleti ile var olmamıştır. Dilimizin tarihinin sekizinci asıra kadar uzandığını hepimiz bilmekteyiz. Bu sebepten Türkçeyi Osmanlıca olarak adlandırmak son derece yanlıştır; onun köklü zenginliğini görmezden gelerek sığlaştırmak adına vurulan bir darbedir.
Dilimizi böylesine ağırlaştıran bir diğer etken ise, söz konusu dillerden yalnızca sözcükleri değil, onların kurallarını da olduğu gibi alıp Türkçeye uygulamamızdır. Elbette Divan edebiyatı kendine özgü zevki olan, estetik açıdan eşsiz bir sahadır; onun edebî hazzı bambaşkadır. Ancak eserleri —ister şiir ister başka bir tür olsun— yalnızca belli bir zümrenin anlayabileceği bir dilde kaleme almak, halkın konuştuğu Türkçeden tamamen uzak, ağır ve kapalı bir üsluba yönelmek kime ne fayda sağlar? Nitekim oluşturulan bu dil Türkçeyi günden güne zayıflatmış, dil ve toplum arasına bir duvar örmüştür. Tam da bu ve bunun gibi birçok sebepten dolayı sadeleşme hareketi gerekli görülmüştür. Yapılacak iş ne tüm Arapça kelimeleri dilden atmaktır ne de Çağatayca'dan sözcük alıp dilimize karıştırmaktır. Halkın diline mal olmuş ve halk kullanımına yerleşmiş yabancı kökenli sözcükler Türkçe sayılır ve tasfiyesi şüphesiz dile zarar verir ve bu durum da kopukluk doğurur. Dönemin aydınları bu kopukluğun farkına varmış, dil ile millet bağını yeniden kurmak ve Türkçeyi kendi tabiatına kavuşturmak adına Genç Kalemler topluluğu sahneye çıkmıştır. Edebiyat derslerimizde yalnızca adını duyduğumuz bu topluluğun öncülük ettiği sadeleşme hareketinin dilimiz adına ne kadar önemli bir adım olduğunu bu kitap sayesinde daha iyi kavrıyoruz. Bu alanda önemli gelişmelere öncülük eden Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp gibi değerli fikir adamlarının çabaları Türkçemize yeniden hayat vermiştir. Bu değerli fikir adamlarına teşekkürü ve minneti borç biliriz.