Ben de zihnimde çoğu zaman imgelem yaparım. Anları, durumları olduğu gibi ya da olmasını istediğim gibi… Ama bir düşü sanrıya çevirecek kadar kapılmadım. Bunun sebeplerinden birinin tutku ve haz olduğunu düşünüyorum ya da ulaşılmaz bir durumu çok fazla istemekle ilgili. Bu kitapta da bunu ancak sonuna kadar okuduğumuz zaman anlayabildiğimiz bir şekilde, gerçeklikle düş arasında, sanrı arasında gidip geldiğimiz kısa ve heyecanlı bir kitap. Yazar, Pompei’li bir kadının rölyefini müzede görünce çok beğeniyor ve Almanya’ya döndüğünde o rölyefin kopyasını alıyor ve duvarına, her gün görebileceği bir alana asıyor. Olaylar buradan sonra başlıyor. Rölyefteki kadına Gradiva diyor; yani “yürüyen kadın.” Bu Pompei’li yürüyen kadın o kadar güzel ki, onun detaylarına dalıyor ve o detayları bilimsel olarak açıklamak için karşılaştırmalar yapıyor, referanslar alıyor, diğer kadınları izliyor. Ama hiç kimse o kadın gibi kusursuz, muazzam ve özel adım atmıyor; kimse ayağını o dik açıda tutmuyor. Bunun peşinden içgüdüsel olarak Roma’ya giden karakter zorlanıyor ve utanılacak durumlara düşüyor. Kitabın sonunda ise karakter için gerçekten beklenmedik bir şey olan aşkı buluyor. Sigmund Freud’un Gradiva: Sanrı ve Düş üzerine yaptığı psikanalitik inceleme ise Jensen’in romanından yola çıkarak düşlerin bilinçdışı süreçlerle ilişkisini ayrıntılı biçimde ortaya koyan önemli bir çalışmadır.