Hikâyenin başında bebekken bir manastırın kapısına bırakılan Elaha’yı tanıyoruz. Manastırda büyürken hem spirale benzeyen, ışık saçan doğum lekesi hem de onda hissedilen farklılık yüzünden hep bir mesafeyle karşılaşıyor. Elaha, içindeki ışıktan dolayı Zincire ve Gölgelere hizmet eden bu yere ait olmadığını hissediyor. Rüyalarında göğsünde ışık taşıyan bir adamı görmesi ve içinde duyduğu çağrılar, onu sonunda manastırı terk etmeye götürüyor.
Yolda ilerledikçe geçmişine dair anılar uyanıyor. Elaha, önceki yaşamında Lysara’ydı; sarayın muhafızı ve Aelric’le gönül bağı olan bir kadındı. Zincirler şehri sardığında Işığa ait bir kurban gerekmiş, Aelric kendini feda etmeye razı olmuştu. Karanlığa mühürlenecek ve Lysara’nın zihninden tamamen silinecekti. Lysara, sevdiği adamı kendi eliyle mühürlemeyi seçmiş ama o anda kendisi de öl Rumeysa Deniz Yardım müştü. Aelric’in özgürlüğü, Lysara’nın bir sonraki hayatında onu hatırlamasına bağlıydı. Elaha ormanda yürürken gerçekten de Aelric’i hatırlıyor ve onu nihayet serbest bırakmayı başarıyor.
Aelric özgür kalınca bu kez Gölgenin ve Zincirin efendisi Riveneth peşlerine düşüyor. Hem onunla savaşmaları hem de Zincire boyun eğmiş halkı yeniden Işığa çekmeleri gerekiyor. Elaha, karanlıkla savaşırken kalbinin bir köşesinin aslında karanlığa da ait olduğunu fark ediyor. Elaha, günden güne Riveneth'e çekilmeye devam ederken bir yandan da Işığın yolundan ayrılmamaya çalışıyor. Peki Elaha, Aelric ile Işığın yolunda savaşmaya devam mı edecek yoksa Riveneth ile gölgelere mi esir olacak?
Yorumuma gelirsem, yerli bir yazardan ilk kez böyle bir fantastik kurgu okudum ve başlangıçta, Elaha’nın Aelric’i hatırladığı bölüme kadar anlatım biraz yüzeysel gelmişti. Ancak o noktadan sonra hikâye hızla derinleşiyor. Elaha’nın karanlığa düşüşünü kabullenişi ve olayların “düşmandan aşka” dönüşmesi beni özellikle içine çekti. Yazarın şiirsel, ruhani dili de esere çok yakışmış. Fantastik severlere gönül rahatlığıyla öneririm.🩶