Ahmak Wilson'ın Trajedisi'ni dinlerken hemen fark edilen şey, metnin bir hikâye anlatmaktan çok bir düşünce alanı kurduğu. Yazar, karakterleri tek tek sahneye çıkarıp onlara aynı soruyu farklı açılardan sorduruyor: İnsan iyiliği nereden öğrenir? Bu bir mizaç meselesi mi? Yetiştirilme biçiminin yavaşça şekillendirdiği bir alışkanlık mı? Yoksa statünün, çevrenin ve toplumun baskısıyla biçimlenen bir görünüş mü? Romanın bütün omurgası bu sorunun çevresinde dönüyor. Bu yüzden tek bir kahramana ihtiyaç duymuyor; birçok insanın zihninden süzülen düşünceler aynı gövdeyi besliyor.
Benim hissettiğim Platon’un “boş levha” düşüncesine yakın bir sezgi dolaşıyor metnin içinde. İnsan dünyaya belli bir çerçeveyle geliyor ama o çerçevenin içini dolduran, temas ettikleri. Romandaki karakterlerin ufak tefek seçimleri, büyük yanlışları veya küçük doğruları birbirine eklendikçe insanın nasıl şekillendiğine dair sessiz bir anlatı çıkıyor ortaya. Hikâyeyi dinlerken “neden kimse öne çıkmıyor?” hissi de bundan; çünkü burada esas olan bireyin yolculuğu değil, insan doğasının kalabalık içindeki akışı.
Ve Ahmak Wilson'ın Takvimi: Wilson gizlice "tuhaf" bir yıllık üzerinde çalışır ve bizde Hakim sayesinde bu yıllıktan haberdar oluruz: İroniye süslenmiş gösterişli bir felsefenin eklendiği takvim. Ama o ironi çevresindeki insanların algısına göre değildir —bazen sizde hissedersiniz çevrenizdeki insanlar yüzünden sığ düşüncelere sahipmişsiniz gibi...
Bu takvim parçaları tam da Wilson’ın trajedisini görünür kılan şey. Her biri ince bir zekânın, hafif alaycı bir karamsarlığın ve toplumu dışarıdan seyreden birinin sessiz sezgisinin kokusunu taşıyor. Bunlar, kaba bir güldürü değil; alttan alta sızan bir ironiyle örülmüş küçük aforizmalar. Yani Wilson’ın dünyayı nasıl duyduğunu, nasıl tarttığını, nereden baktığını ele veren işaret taşları.
Topluma karşı en büyük uyumsuzluğu burada beliriyor: Bu cümleler “anlayana” incelikli; anlamayana keskin bir terslik gibi geliyor. Bazılarının hoş bulduğu şey bazılarının gözünde budalalık oluyor. Bu fark, bütün romanın kader çizgisini belirliyor zaten.
Ahmak Wilson'ın Takvimi'nden bir kaç örnek;
“Öyle yaşamaya gayret edelim ki, öldüğümüzde cenazeci bile üzülsün.”
"Herkes ölmek zorunda olmamız ne kadar güç diyor. Yaşamak zorunda kalmış kişilerin ağzından çıkan tuhaf bir şikayet bu."
"Eğer aç ve kimsesiz bir köpeği alıp bakar ve refaha kavuşturursanız sizi ısırmaz. İnsan ve köpek arasındaki temel fark budur."
Ve bir de masalla felsefeyi kesiştiren o eğri gerçeklik:
"Dikkat et dedi budala. Bütün yumurtalarını bir sepete koyma. Bu aslında paranı ve ilgini dağıt demenin bir başka yoluydu. Ama bilge adam dedi ki, bütün yumurtalarını tek bir sepete koy ve o sepete dikkat et."
Bu takvimin özü burada: hayatın her köşesine sızmış küçük ikilemlerle dalga geçen, ama bunu öyle bir gevşeklikle yapan bir ses.
Yazarın romanın nasıl ortaya çıktığını anlattığı son bölüm, benim için parçaların yerine oturduğu an oldu. Öncesinde dinlerken hep bir dağınıklık değil ama bir yayılma hissi vardı: Herkes konuşuyor, herkes bir şey söylüyor, herkesin fikri bir diğerine bağlanıyor, ama ortada bir merkez yok. Son bölümde anlıyorsun ki aslında merkez fikirlerin kendisiymiş. Yazar, insan dediğimiz varlığın karmaşasını, iyilik arayışını ve toplumun acımasız terazisini anlatmak için tek bir kişiyi değil, aynı soruyu farklı biçimlerde yankılayan bir topluluğu seçmiş.
Craig Silvey 'in Tanrı'nın Unutulan Çocukları kitabını okurken bir çok yazara ve kitaba atıf yapıyordu ama yazar en çok Mark Twain için yapıyordu ve şöyle bir söz geçiyordu kitapta: " Babam bana edebiyatı öğretmesinin tek nedeninin Twain olduğunu söylemişti. Söylediğine göre Twain'in öğretemeyeceği hiçbir şey yoktu ve her konuda bir görüşü vardı. Onun gözünde Twain her hangi bir uzmandan iki kat daha bilgeyi ve kişi hayatının bir noktasında onun kitaplarından en azından birini okursa, dünya çok daha iyi bir yer haline gelirdi. " (S. 12) Daha kitabı bitirmeden Craig Silvey'i bu kadar etkileyen yazarın kitapta da atıf yaptığı Ahmak Wilson'un trajedisi kitabını hemen dinlenmeye başladım. Kitabın ortalarına gelmişken bile Sılvey'in hayata bakışı ve tasvir edişi beni etkilemişti, yazışındaki berraklık, dünyayı algılama biçimi, acıyla mizahı yan yana getirme becerisi zaten Twain'e yaklaşan bir yerden nefes alıyor. Ve Twain'den etkilenmemekte mümkün değil çünkü romanı seni bir öykünün peşinden sürüklemiyor; seni kendi doğana doğru itiyor. İyilik, adalet, algı, niyet, toplum, yargı, kader... hepsi aynı masada, herkesin aynı ağırlıkta söz hakkı olduğu yuvarlak masa gibi. Twain'in değeri de burada: O masa hiçbir zaman tek bir insana ait değil; insanlığın kendisine ait.
Ve o klasik soruyu kulağınıza fısıldıyorum:
"Dünyayı çok daha iyi bir yer haline getirmek ister misin?"