“Aşk” pek çok kişi için farklı tanımlanabilecek bir kavramdır. Kişisel tanımlamalar, deneyimler bambaşkadır. Giddens’a göre ise aşk gelişip dönüşen bir olgudur. Ve Giddens bu dönüşümü romantik aşk (amour romantique) ve birlikte aşk (confluent love) olarak iki genel başlık altında inceler. Romantik aşk, kendisinden önce varolan amour passion’dan ayrılarak kişinin duygusal ve benlik sorgulamasını artırmıştır (Giddens, 2024, s.46,50). Birlikte aşk ise ilişkide eşitlik, karşılıklı faydanın, ve devamlılığa değer bir bağın varlığını tanımlar (Giddens, 2024, s.66). Mahremiyet, kamu-cinsellik ilişkisi, toplumsal cinsiyet rollerinin zamanla ve hangi faktörlerin etkisiyle değiştiği gibi sorular Giddens’a bu eserini yazdırmıştır. Bu eleştiride temel olarak bu konulara değinilecektir.
Cinsellik, aşkın tamamlayıcı parçası olarak görülür. Toplum içinde erkeklerin ve kadınların cinsel deneyimlerini paylaştıklarında aldıkları tepkiler ise birbirinden farklıdır. Örneğin bir kadının evlilik öncesi cinsel deneyimi onu “hafif” biri yaparken bir erkeği yalnızca daha deneyimli biri yapar. Çünkü cinsellik aynı zamanda bir tahakküm aracıdır ve ataerkil toplululuklarda böyle bir bakış açısı yaratır. Bunu çok rahatsız edici buluyorum. Biyolojik farklılıklar bazı farkları doğurur ancak bu farklılıkların bireyleri yalnızca biyolojik olarak etkilemesi beklenir, toplumsal olarak değil. Maalesef ki içinde yaşadığımız dünya buna izin vermez. Kadın erkeğe bağımlıymış gibi görülür. Neyse ki günümüzde artan korunma yöntemlerinin etkileriyle bu bakış açısı biraz daha değişmeye başlamıştır. Kadınlara istedikleri takdirde hamile kalmama özgürlüğü vermiştir ve doğum sebepli ölüm korkularından da sıyrılmalarını sağlamıştır (Giddens, 2024, s.34). Bu sayede seks yalnızca bir tahakküm aracı değil karşılıklı zevk almayı sağlayacak duyguları da barındıran bir eylem haline gelmiştir. İşte mahremiyetin dönüşümü de bu noktada başlamıştır. Giddens’ın sosyolojik literatüre kattığı plastik cinsellik kavramı tam olarak budur: cinselliğin üremeden ayrışması.
Mahremiyetin dönüşümüyle gelinen noktada bekarete eskisi kadar önem verilmemektedir. Günümüzde pek çok kişi evlenmeden önce cinsel birliktelik yaşamaktadır, insanlar için artık karşılıklı sevginin varlığı yeterlidir (Giddens, 2024, s.17). Ayrıca kadınlar artık yalnızca zevk vermeye değil kendileri de zevk almayı beklemektedir (Giddens, 2024, s.19). Zevk almayı istemek nasıl zevk alacağını da bilmek anlamına gelir. Bu da mastürbasyonun toplum tarafından ayıplanan, suç olarak görülen bir eylem olması algısının kırılmasına, doğal görülmesine bir adım daha yaklaşmasını sağlamıştır (Giddens, 2024, s.22-23). Her ne kadar bunlar dönüşse de bu dönüşüm henüz tamamlanmamıştır. Bana göre yaşadığımız toplumda mastürbasyon hala çok büyük bir tabudur. Toplum tarafından ayıplanan bir başka konu ise homoseksüelliktir. Plastik cinselik homoseksüelliğe karşı bakışın da değişmesine yol açmıştır. Seks yalnızca üremek amaçlı yapılmadığından insanlar kendilerini keşfetme imkanı bulmuşlardır. Bu da heteronormatif toplum yapısının yıkılmasını sağlamıştır (Giddens, 2024, s.175). Fakat maalesef ki bu da henüz tamamıyla kabullenilmiş bir düşünce değildir.
Giddens, Foucault’un Cinselliğin Tarihi eserine atıflarda bulunur. Foucault modern uygarlığın içsel kontrolü zorunlu kıldığını söyler (Giddens, 2024, s.24). İktidar sınırlar koyar fakat aynı zamanda harekete de geçirir. Cinselliği sınırlayabilirken iktidarın işine gelebilecek bir forma evrilmesini de sağlayabilir (Giddens, 2024, s.25). Foucault cinselliği sadece biyolojik dürtüler değil, iktidar alanları içinde işleyen toplumsal bir inşa olarak görür (Giddens, 2024, s.30). Giddens ile de tam bu noktada ayrışırlar. Foucault’un aksine Giddens, mahremiyetin yarattığı alanın kamusal iktidarın gözetiminden kendini soyutlayarak güçlendirici etki yaratabileceğini öne sürer. Ayrıca Giddens’a göre Foucault aşkın doğasını ihmal etmiştir. Ben bu konuda Giddens’a katılmaktayım.
Giriş bölümünde değindiğimiz romantik aşk ve birlikte aşk kavramlarını daha da detaylandırarak Giddens’a göre cinselliğin ve aşkın evrimini daha iyi anlamaya çalışalım. Romantik aşk cinselliği kucaklarken bir yandan da ondan kopar çünkü partnerini yalnızca cinsellik üzerinden düşünmez. “Acaba karşımdaki kişi benim hakkımda ne düşünüyor?” diye de sorgulamanın bulunduğu bir aşk türüdür (Giddens, 2024, s.46,50). “Gerçek aşk bir kez bulunur” düşüncesine dayanılarak evlilikler kolaylıkla bitirilememiştir. Bunun yanında kadının evle ilgilendiği, erkeğin ise evi geçindirmek için çalıştığı sürdürülebilir bir düzen ortamı yaratmıştır (Giddens, 2024, s.51). Yaratılan düzen ortamı aynı zamanda kadınların cinselliğini evle sınırlayarak “hafif kadın” olarak görülmesini önlemiştir ve erkeklerin çalışma hayatında aktif olmaları nedeniyle kendilerinde yabancı oldukları duygusal bağlılık ortamından uzaklaşarak mahremiyet alanıyla aralarına mesafe koymalarına izin vererek ilişkiyi karşılıklı olarak olabildiğince kazançlı hale getirmiştir (Giddens, 2024, s.52). Birlikte aşk ise romantik aşkın modern toplumun şartlarına ayak uydurarak dönüştüğü yeni ve saf aşk türüdür. Tarafların doyumu, duyguları eşit görülür. Aşk karşılıklı faydanın olduğu ve devamına değer görülen durumlarda devam eder, romantik aşkın aksine sonsuz aşktan bahsedilmez. Bu da daha sağlam bir ilişki temeli oluşturmanın yanında boşanma oranlarının da artmasına sebep olmuştur. Çünkü çiftler anlaşmazlıkları olduğunda bunu sürdürmeye zorlanmadan ayrılmaktadır. Bana göre birlikte aşk çok daha sağlıklı bir ilişki türüdür. Çünkü her iki taraf da aktiftir. Bu aktiflik birbirlerini daha iyi tanımalarını ve birbirlerine daha iyi gelmelerini sağlar. Aile kurumu da tüm bu gelişmelerin etkisiyle değişmiştir. Aile içi ilişkiler daha demokratik bir hal almıştır. Çocuklar ve ebeveynler arası ilişkiler ise kuvvetlenmiştir. Ama bazı ailelerin iletişim tarzları çocuklarda travmalara sebep olmaktadır. Aile içi taciz ve kavgalar özgüvensizlik yaratır böylece çocuk kendine yabancılaşır. Giddens bu konuda Freud’un Oedipal geçiş ve çatışma görüşlerinden ayrıldığından bahsetmektedir.
Giddens’a göre seks son birkaç yıldır müptelalık olarak görülen şeylerden biri haline gelmiştir (Giddens, 2024, s.69). Bunun başlıca sebebi saf aşkın varlığından dolayı duygusal bağdan kaçınma isteğidir. Kişi anlık sevinç duygusuna, hayattan kaçışa tutunarak müptelalığını sürdürmeye devam eder (Giddens, 2024, s.75). Seks bir ihtiyaçtır fakat ihtiyaçların nasıl ve ne ölçüde yerine getirildiği hayatı büyük ölçüde etkiler. Örneğin porno sektörü müptelalığa bir ilaçtır ve aşkın varlığı olmaksızın duygusuz seks üzerine odaklanır. Burada kadın arzu nesnesi haline gelir, abartılı zevk alır gözükür fakat bunun asıl sebebi “Kadınlar nelerden haz alır?” sorusuna cevap aramak değil kadını fallusun kontrolü altına almaktır. Fallus, öncelerde Freudcu teoride erkek iktidarını ve otoriteyi temsil ederken artık direkt olarak sallanan bir et parçasıdır, etkisi plastik cinselliğin varlığıyla azalmıştır.
Sonuç olarak cinsellik ve aşk modern toplumla beraber dönüşmüştür. Bu dönüşüm sürecinde ailenin etkileri, toplumsal cinsiyet, iktidarın gelişimi birbiriyle bağlantılı görülmüştür. Cinsellik bu kurumların dönüşümündeki en önemli etken halini almıştır. Kadınların ve homoseksüellerin cinsel ilişkilerde yaşadığı sıkıntıların açık şekilde vurgulanması, günlük hayatta sık karşılan durumlara yer verilmesi kendime sorular sormamı ve cinselliği nasıl gördüğümü, toplumsal hayatın akışında fark etmediğim şeyleri düşünmemi sağladı. Kafamı karıştıran ve katılmadığım noktalar olsa da Giddens’ın tarihsel karşılaştırma, kavram geliştirme, yorumlama metodolojilerinden yararlanarak yazdığı bu eseri oldukça ilgimi çekti. Giriş kısmında bahsettiği ana başlıkları cevaplaması, dili ve anlatımının akıcılığı, örneklerle ve karşılaştırmalarla anlatımını daha somut bir hale getirmesi eseri benim açımdan okuması keyifli hale getirdi.