Paulo CoelhoVeronika Ölmek İstiyor
Paulo Coelho ile tanışıklığım, pek çokları gibi okul yıllarında okuduğum "Simyacı" ile başladı. O zamandan beri yazarın akıcı, sade ama insanı derinden düşündüren üslubunu çok beğeniyorum. Ancak bu kitabı okuduktan sonra anladım ki, Paulo Coelho’nun insan ruhunun karanlıklarına en cesurca indiği eser, hiç şüphesiz "Veronika Ölmek İstiyor".
Kitabın adı ilk bakışta depresif görünebilir, ama sayfaları çevirdikçe karşınıza çıkan şey ölüm değil, hayatın en saf, en çıplak halidir. Eğer sen de hayatın anlamını arayanlardansan veya toplum baskısından yorulduysan, bu kitap tam sana göre...
DİKKAT! Buradan sonrası kitabın içeriğiyle ilgili detaylar (SPOILER) içermektedir.
Veronika, hayatında neyin eksik olduğunu tam olarak anlayamıyor, ama içinde derin bir boşluk taşıyor. Mutlu değil, ama mutsuz olduğunu da itiraf etmiyor. Sanki kendi hayatını dışarıdan izleyen bir seyirci gibi yaşıyor. Onun intihar kararı karanlık görünse de, aslında bu, onun onun içsel samimiyetinin zirvesidir. Coelho burada asıl korkunç olanın ölüm değil, hayatın her anını hissetmekten vazgeçmek olduğunu gösteriyor.
Hikayenin kırılma noktası "Villette" adlı akıl hastanesidir. Okurken insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor: Asıl deli kim? Duvarların arkasında kendi dünyasında yaşayanlar mı, yoksa dışarıda toplumun dikte ettiği kurallarla yaşayıp kendi arzularını bastıran “normal” insanlar mı? Yazar, Villette'teki diğer karakterler (Zedka, Mari, Eduard) üzerinden bize gösteriyor ki, bazen “delilik” sadece cesur olmak, başkalarından farklı düşünmek ve sosyal maskeleri çıkarıp atmak demektir. : “Aslında herkes deli, en deliler de deli olduklarının farkında olmayanlar”...
Villette'in kendisinde de yazar küçük bir metafor oyunu kuruyor — burada “deliler” aslında daha özgür, daha dürüst ve daha canlıdır. Dışarıdaki insanlar ise sanki mekanik bir hayat yaşıyor. Bu manzara bana Qaraqan'ın “ A ” romanını hatırlattı.
Hani romanda denildiği gibi: “Hayat bir akıl hastanesidir. Mutlu olmak içinse senin gibi delilerin olduğu koğuşu bulmalısın.” Burada da aslında “deli” gibi gösterilen kişiler, birbirleriyle bakış açıları örtüştüğü ve özgür oldukları için dışarıdaki insanlardan daha mutlular.
Kitabın en beğendiğim kısmı ise aslında verdiği mesajdı: “İnsan ancak kaybedeceği zamanın kısıtlı olduğunu anladığında gerçekten yaşamaya başlar.” Veronika’ya “sayılı günlerin kaldı” denildiğinde, o, güneşin doğuşunu, yağmurun sesini, hatta piyano çalmanın hazzını sanki ilk kez keşfediyormuş gibi hisseder. Bu bana kadim Stoacıların “Memento Mori” (Öleceğini hatırla) felsefesini anımsatıyor. Ölüm korkusu değil, ölüm farkındalığı hayata tat katar.
“İnsanlar asla ölmeyecekmiş gibi yaşarlar, ama hiç yaşamamış gibi ölürler.”
Adının aksine bu kitap intihar hakkında değil, cesaret hakkındadır. Başkalarının “ne diyeceğinden” korkmadan, kendini olduğu gibi kabul etme cesareti hakkında... Eğer hayatınızın monotonlaştığını hissediyorsanız, sabahları uyanmak için bir sebep bulamıyorsanız, Veronika’nın hikâyesi gerçek hayatı gözünüzün önünde yeniden keşfetmenizi sağlayacak...