Puan vermedi·120 syf.····Okunma: 27 Kasım 2025 13:58 Kitabı okumaya başladığımda, sade,
mesafeli bir dil karşıladı beni. Tam da böyle olur "taşların anlattığı" dedirten. Sessiz, soğuk ve hissiz...
Nasıl desem, sanki yaklaşmaya çalıştıkça iten ama bir yandan gitme diyerek eteğinin ucundan çekiştiren bir çocuğu bırakamamak gibi bu kitap. Daha anlamaya çalışırken usul usul içine işleyen bir çekim yaratıyor. Sayfalar ilerledikçe, baştaki soğukluk yerini derinden duyulan bir tanışıklığa bırakıyor.
Hem hisleri içselleştirmeye çalışıyor hem dışardan izliyor hem de zihnin bir köşesinde anlatılmayanları canlandırıyorsunuz.
Yazar aslında bilerek mesafeli bir dil kurmuş; soğukluğu okuru dışarıda bırakmak için değil, hikâyenin ağır ve sessiz atmosferini hissettirmek için kullanmış.
Bir ailenin hayatına doğan engelli bir bebeğin varlığıyla sarsılan dengelerini ve her bir kardeşin bu durum karşısında dönüşen iç dünyası kitabın konusunu oluşturuyor.
Fakat bunu alışılmış bir anlatıcıyla değil, evin taşlarının gözünden aktarıyor. Sessiz tanıklar olan taşlar, ailenin yükünü, sevgisini, kırılganlığını ve bazen de tükenişini görünmez bir sabırla izliyor. Her kardeşin bu ağırlık karşısında başka bir yöne evrilişi, hikâyeye hem hüzünlü hem büyülü bir derinlik katıyor.
Eleştirebileceğim tek nokta, ağabeyin baştaki hisleri ayrıntılı bir şekilde anlatılırken sonlara doğru bir kopukluk olmasıydı. Diğer kardeşlerin duygu değişimlerini yakından okurken ağabey biraz yavan kalmıştı bana göre. Ya da ben daha derinlemesine okumak isterdim.
Sayfalar kapanınca, taşların bile anlatacak bir hikâyesi olduğuna inanıyorsunuz.