Kapitalist dünyanın koşuşturmacasında, çalışmaktan başka bir hayatı kalmayan insanlar için yazılmış gibi hissettiren bu kitap, sadeliğinin ardına sakladığı güçlü bir yankıyla okurun karşısına çıkıyor. Tekdüze yaşantımızın içinde, gün be gün neleri kaçırdığımızı hatta çoğu zaman fark etmeyi bile unuttuğumuz ayrıntıları ince ama etkileyici bir dille yüzümüze vuruyor..
Kitap bize “boş verin, hiçbir şey yapmayın” demiyor; aksine yaşamın içinden geçip giderken kaçırdıklarımızı görmemizi, çalışmanın ardında neleri feda ettiğimizi hatırlamamızı istiyor. Eğer kaçırdıklarımız, elde ettiklerimizden daha kıymetliyse zaman zaman “ahlaklığı”, yani iç sesimizin söylediği o daha insani, daha vicdani yolu seçebileceğimizi fısıldıyor.
Birkaç başlık altında ilerlese de kitabın ana teması sürekli aynı soruya dönüyor: Aidatlı yaşamlarımızın bedeli nedir? Bu sorgulama, okuru yormadan, hatta çoğu zaman eğlenceli ve sevecen bir tonda yapılıyor. Mutlu bir karakterin arkasına gizlenmiş hüzünlü gerçeklik hissi, kitabı hem sıcak hem de düşündürücü kılıyor.
İncecik hacmine rağmen ruhu son derece dolu bir eser. Neredeyse her sayfasında altı çizilesi bir cümle, uzun süre zihinde kalan bir düşünce var. Ben okurken kitabın neredeyse tamamının altını çizmiş buldum kendimi. Bu yönüyle, tekrar tekrar dönüp bakılacak bir başucu kitabı niteliği taşıyor.
Kısacık boyuna rağmen söyleyecek çok sözü olan, hem yaşamı hem bizi incecik bir aynada gösteren, tatlı ama sarsıcı bir kitap.