Gece Yarısı Kütüphanesi, çıktığı dönemde yarattığı etki ve sunduğu felsefi zemin nedeniyle büyük beklentilerle elime aldığım bir kitaptı. Pişmanlıklarla dolu bir hayatın sonunda, kişinin sonsuz olasılıklar içeren bir kütüphanede kaybolmuş hayatlarını deneyimlemesi fikri gerçekten de edebi açıdan zekice. Yazar Matt Haig, Nora Seed karakteri üzerinden modern insanın kaygılarını ve "acaba başka bir yolu seçseydim" sorgulamasını çok akıcı bir tempoyla işliyor. Kitabın bu kadar hızlı okunabilmesi ve ana mesajının netliği takdire şayan. Ancak, benim için kitabın tam da bu akıcılığı, aynı zamanda en büyük eksikliği oldu. Nora, bir hayattan diğerine o kadar hızla geçiş yapıyor ki, o alternatif evrenlerdeki karakter derinliği ya da o hayatın getirdiği duygusal yük, yüzeyde kalıyor. Sanki her biri, ana karakterin ana mesajı anlaması için kurulmuş birer "görev seviyesi" gibi hissettiriyor. Dolayısıyla, okurken zihnimde "evet, mesajı anladım ama neden bu kadar abartıldı?" sorusu sürekli döndü. Kitap sonunda vardığı "en iyi hayat, şu anki hayattır" sonucu kıymetli olsa da, bu sonuca varış süreci bende o büyük katarsis anını yaratmadı. İyi bir okumaydı, düşündürdü, ama maalesef bende "kült" bir eser etkisi yaratmaktan uzaktı.