Merak duygusunu daha ilk sayfada diri tutan Limoni Ölüm, okuru hiç oyalanmadan iç içe geçmiş karanlık bir cinayet ağının tam ortasına çekiyor. Çok Şekerli Ölüm’de sevip sahiplendiğimiz Meral ve Zeynep, bu kez çok daha sert, çok daha sisli bir dünyanın kapısını aralıyor. Medcezir Dedektiflik Bürosu’nun çözülmemiş dosyalara duyduğu iştah, onları birbiriyle bağlantılı iki ölümün ardındaki kirli sırlara doğru sürüklüyor.
İlk cinayetin bıraktığı gölgeler henüz dağılmamışken ikinci ölümle birlikte işler iyice sarpa sarıyor. Fakat en sarsıcı olanı Metin’in ölümü… Yüzeyde intihar gibi duran bu olay, detaylar masaya yatırıldıkça yerini soğuk bir cinayetin izlerine bırakıyor. Dışarıdan kusursuz bir aşk hikâyesi gibi görünen evliliğin arka planı açıldıkça, Metin’in karanlığa bulanmış ilişkileri bir bir gün yüzüne çıkıyor. Sertaç ve Metin’in evliliği, çatlaklarla dolu bir yapboz gibi; her parça yerine oturdukça gerçeğin rengi daha da koyulaşıyor.
İzler, İstanbul’un kalabalığından Kanada’nın soğuk nefesine uzanan gizemli bir misyoner cemaatine çıkıyor. Genç kadınların duygusal zaaflarından beslenen, aynı zamanda maddi manipülasyonlarla onları kuşatan bu örgüt, romanın gerilimini bambaşka bir seviyeye taşıyor. Ve Metin’i öldüren kişinin kimliği ortaya çıktığında hikâye adeta yerinden fırlıyor; o ana kadar kurduğun tüm tahminler bir anda altüst oluyor.
Ayşe Erbulak, Limoni Ölüm’de kadın dayanışmasını, insan ruhunun kırılgan noktalarını ve cemaatlerin karanlık mekanizmalarını ustaca bir polisiye örgüyle buluşturuyor. Meral ve Zeynep’in zekâsı, cesareti ve inadına benzer bir dirençle ilerleyen soruşturma, sayfaları çevirdikçe daha da sürükleyici hâle geliyor.
Limoni Ölüm; ihanetle gölgelenmiş ilişkilerin, gizli yapılarla örülmüş karanlık bir dünyanın ve kadınların bitmeyen dayanışmasının iç içe geçtiği, soluksuz okunacak bir polisiye. Olayların ritmi hiç düşmüyor, merak sürekli diri kalıyor ve kitap bittiğinde bile zihninizde dolaşmaya devam ediyor.