·224 syf.··Beğendi
···Okunma: 05 Aralık 2025 01:16 Bu kitap hakkında şunu söyleyebilirim: Yazar karakterlerin psikolojisini ve kişiliğini harika işlemiş. Anna Polonya'da doğan, sekiz dil bilen bir profesörün kızı. Yazar kitapta bazı kısımları bilerek, kendimiz tamamlayalım diye eksik bırakmış ama bunlardan daha sonra bahsedeceğim. Savaş çıktığında Anna'nın babasını tutukluyorlar ve küçük kız, her zaman olduğu gibi babasının birkaç gün gelmeyeceğini düşünüyor ama bu sefer öyle değil... Sokakta yatarken ve babasını beklerken Kırlangıç Adam çıkıyor karşısına. Kırlangıç Adam, muhtemelen Anna'nın Yahudi olduğunu ve babasını götürdüklerini anlıyor. Kendisinin ana dili Almanca ve buradan bir Nazi askeri olduğunu anlıyoruz. İlk bölümün sonunda Kırlangıç Adam, Anna'ya şöyle bir şey söylüyor: "Gözden kaybol, mümkün olduğu kadar uzun bir süre." Buradan anlıyoruz ki, Anna, babasını bulmayı çok istiyor ve bu söz, Anna'nın onu takip etmesi için bilerek söylenmiş bir söz. Anna da tam olarak öyle yapıyor. Aslında bunu birkaç sebeple açıklayabilirim: Anna'nın babasıyla arası iyi ama "yeterince iyi" değil. Babasıyla sadece diller üzerinden bağ kurmuş ama hâlâ otoriter figür eksikliği yaşayan, kendini iyi çocuk olmak zorunda hisseden bir kız. Zaman geçtikçe Kırlangıç Adam'ın analitik ve duygusal zekasının, iletişim becerilerinin ve manipülasyon yeteneğinin ne kadar iyi olduğunu anlıyoruz. "Yol dili" adı altında Anna'ya gizliden gizliye manipülasyonun ve yalanın normal olduğunu söylüyor. Kırlangıç Adam'ın adını ve yaşını bilmiyoruz. Sadece milliyeti ve mesleği hakkında elimizde birkaç bilgi var: Daha önce de söylediğimiz gibi çok iyi Almanca konuşuyor ve muhtemelen ana dili o. Şüpheci, gizemli, iletişim becerileri iyi, hayatta kalma becerisine sahip, manipülatör ve sessiz. Bu da istihbaratçı veya casus olabileceği anlamına geliyor. Çünkü asker kaçağı olsaydı kontrol noktalarındaki Alman askerleri tarafından mutlaka anlaşılırdı. Anna'ya karşı "sevmiyorum ama koruyorum" gibi bir tutumu var. Bu da kaygılı-kaçıngan bağlanmaya işaret ediyor. Manipülasyonun etkilerini gösteren birkaç örnek bırakacağım şimdi:
— Sana bir şey söyleyebilir miyim? Tüm arkadaşlarımızı özlüyorum. Yolda karşılaştığımız, kulübede ocak önünde konuştuğumuz herkesi hatırlıyorum. Gerçekten. Bazen uykuya dalmadan önce onları düşünüyorum ya da yürürken uzun zamandır düşünmediğim birini hatırlıyorum ve hâlâ iyi olup olmadıklarını merak edip üzülüyorum. Neden biliyor musun?
— Neden?
— Çünkü bu gerçek. Her şey. Onlara kendime ait olmayan isimler vermem veya olmayan şeylerden bahsetmem bunun sahte olduğu anlamına gelmiyor. Yine de arkadaş oluyoruz. Onları önemsiyorum.
— Ama yalan söylüyorsun. Yalanlar kötüdür. Herkes öyle söylüyor.
— Fransızcada "kuş" nasıl deniyor?
— Oiseau.
— Almancada?
— Vogel.
— Peki ya Rusçada?
— Птица.
— Bunlarla ilgili yalan söyledin mi?
— Hayır! Yemin ederim! Böyle söyleniyor!
— Öyle olduğunu biliyorum. Sana tamamen yeni bir dil öğretmeye çalışıyorum. Benim dilim: Yol dili... Ve yol dilinde bir şey söylemenin birden fazla yolu vardır. Bu oldukça şaşırtıcı olabilir. Yolda, "Annem beni Sergei Grigorovich'le bıraktı ve kaçtı," dediğinde şunu demek istiyor da olabilirsin, "Annem gitti ve ben artık Kırlangıç Adam'la birlikte yolculuk ediyorum." Ayrıca, "Annemi hatırlamıyorum ve Kırlangıç Adam'la seyahat ediyorum," da diyor olabilirsin, "Annemi hatırlamıyorum ve onu düşünmek beni üzüyor," da. Bir cümleyi yol diline tercüme etmek çok basit ama bir şeyi yol dilinden tercüme etmek çok zor.
Şimdi bu sahneyi biraz daha açalım. Kırlangıç Adam, tanıdığı kimseye tam olarak güvenmiyor. "Yol dili" dediği şey aslında onun için bir manipülasyon türü, insanlardan gizlenmenin bir yolu. Ama Anna henüz bunun farkında değil ve Kırlangıç Adam'ı yavaş yavaş zihninde yüceltmeye, romantize etmeye başlıyor; onun her şeyi bilen, her sorunu çözen biri olduğunu düşünüyor. Ayrıca bu sahneden biraz önceki sahnede (65. sayfa) Anna'nın annesinin daha bebekken ölmüş olduğunu anlıyoruz. İşte bu da Anna'yı daha kırılgan bir çocuk yapıyor. Annesini erken yaşta kaybetmek ve babasıyla arasındaki iletişim yetersizliği onda terk edilme korkusunu ve kaygılı bağlanmayı geliştirmiş. Kırlangıç Adam bunu çok iyi fark ediyor ve manipülasyonlar, Anna'nın hedefini değiştiriyor. Diğer sahnelerde de bunu çok net bir şekilde görüyoruz:
— Kurtlar kendilerini ne oldukları üzerinden tanımlarlar. Bir sürü oluştururlar ve sadece kendileri gibi başka kurtları aralarına kabul ederler. Etraflarına bakıp sürülerinde kimlerin olduğuna bakarak kim olduklarına karar verirler. Eğer sürülerinde büyük bir kurt varsa kendilerine, 'Ben de büyük olmalıyım!' derler. Eğer sürüleri mor kurtlardan oluşuyorsa, bir kurdun kürkü ne renk olursa olsun kendisi de mor olacaktır. Bu kurt bir gün sürüdeki kurtların etrafında iyi kurtlar göreceğini umuyor ama şu anda kurt sürüsü son derece kötü ve kızgın kurtlardan oluşuyor ama bu kurdun yanılgısı, kendisini arkadaş olarak görmesi.
Ayının yanılgısı biraz daha olağandışı ancak bunu anladıktan sonra faydalanmak daha kolay. Kurtların aksine ayılar kendilerini sürü olarak tanımlamazlar. Ayılar kendilerini bir sürü olarak görmezler. Ayılar yalnız canlılardır. Kendilerini yarıkürenin yarısını kaplayan dev bir ayı olarak görürler. Ayının ne olduğunu anlamak için diğer ayıların ne olduğuna bakmazlar, büyük küresel ayının ne yaptığına bakarlar. Bugünlerde ayı çok çalışır ve bir ayı olmaktan gurur duyar. Birini çok çalıştığına ve gururlu olduğuna inandırmak, onun gibi kötü ve kızgın olduğuna inandırmaktan daha kolaydır.
— Neden?
— Kurtlar diğer kurtlara karşı hiçbir zaman kötü ve kızgın değildir. Ona kötü ve kızgın davranamıyorsan, ayrıca bir kurt gibi görünmüyorsan, bir kurdu kötü ve kızgın olduğuna nasıl ikna edebilirsin?
Burada verilen en gizli alt metin, "Kendin gibi olmazsan sevilmezsin. Kendin olmak tehlikelidir." Alt metnidir. Kırlangıç Adam belki bilerek yapmıyor olabilir ama Anna'nın zihnine bu şekilde işliyor. Kurt ve ayı metaforunu biraz açalım. Burada şu ihtimalden söz edebiliriz: Kurt aslında Almanları temsil ediyor. Kendileri gibi olmayan, Yahudi olan herkesi öldürüyorlar. Fakat biraz dikkatsizler çünkü kendi aralarına gizlenenleri fark etmiyorlar, onları kendilerinden sanıp tuzağa düşüyorlar. Ayılar ise Sovyetler Birliği. "Ayı olmaktan gurur duymak" ve "büyük küresel ayı" derken dayatmacı bir devlet yapısını kastediyor aslında. Ayıları kandırmak, kurtları kandırmaktan daha kolay çünkü aşırı övgü hoşlarına gider.
"Yalan söylemek, dünyanın üzerine sizin amaçlarınıza uygun hale gelmesi için ince bir kağıt sermek gibidir ama Kırlangıç Adam dünyanın kendi amaçlarına uygun hale gelmesine ihtiyaç duymuyordu. Kendisini istediği her dünyaya uydurabiliyordu. Ana dilinin yol dili olması tam da böyle bir şeydi."
Kırlangıç Adam'ın kimseye tam olarak bağlanmadını gösteren en net kısımlardan biri. Çünkü onun için özellikle savaş ortamında bağlanmak = tehlike demek. Bağlanırsan, ölürsün.
"Normal şartlar altında Anna, Kırlangıç Adam'ın kendisi gibi insan olduğundan emin olamıyordu. Adam sistematik olarak soğuktu ve sanki dünya farklıymış gibi yaşamaya devam edebiliyordu. Anna'nın onun ne düşündüğünü en çok merak ettiği anlar, bunu en az anlayabildiği zamanlardı.
Kırlangıç Adam sulak araziye geldiklerindeyse rahatlıyordu. Sulak araziye geldiklerinde Anna'nın nasıl anlayacağını bildiği bir şeye dönüşüyordu. Bu istediği her şeyden fazlasıydı. Onu tanıdığı birilerinden yola çıkaracak tanımlama projesinden uzun süre önce vazgeçmişti. Ona benzeyen kimse yoktu ancak yine de uzun parmakları, kirli sakalı ve yol dilinin altında yatanları öğrenmek istiyordu. Kalbinin hangi dili konuştuğunu öğrenmek istiyordu."
Anna aslında babasını bulmak için yola çıkmıştı, değil mi? İşte burada manipülasyonun onu nasıl yolundan saptırdırdığını görüyoruz. Artık amacı babasını bulmak değil, Kırlangıç Adam'ın kişiliğini anlamak. "Kendi merkezinden kaymak" tam anlamıyla buna deniyor işte.
"Kırlangıç Adam?" dedi. "Nereye gidiyoruz?" Kırlangıç Adam durup arkasını döndü. Anna'ya hemen verecek bir yanıt bulamadı.
Bu, Anna'nın yorgunluğunu belirten bir soru gibi görünebilirdi. Sonuçta bir yıldan fazla bir süredir yürüyorlardı ve duracakmış gibi de görünmüyorlardı ama aslında, bu çok safça görünse de Anna yürüyüşlerinin bir amacı olduğuna inanmıştı. Kırlangıç Adam'ın her zaman nereye gitmeleri gerektiği hakkında bir fikri vardı ve yönlerine otoriter bir şekilde karar verildi. Ayrıca bu karar onları şehir yakınlarına ya da kontrol noktalarına götürse bile kararından çok emin görünürdü.
Eğer bir hedef noktası ya da plan yoksa nasıl açıklanabilirdi?
Bu soru Kırlangıç Adam'ı hazırlıksız yakalamış olsa da Anna'ya verecek bir cevap bulmasının uzun sürmemesi şaşırtıcı değildi.
Kırlangıç Adam yanağının köşesinde gizli bir gülümsemeyle, "Ah!" dedi. "Bunu sorduğuna sevindim. Sana söylemek istiyordum ama bunu öğrenebilecek kadar büyüdüğünden emin değildim."
"Ben yeterince büyüdüm."
"Emin misin?" Kırlangıç Adam tek kaşını kaldırdı.
"Elbette eminim. Söyle bana!"
Kırlangıç Adam, "Pekâlâ," dedi. "Seninle ikimiz çok gizli bir bilimsel görevdeyiz." Bunu o kadar ciddi söyledi ki, Anna'nın ayağındaki ağrı, duyduğu gururla silinip gitti.
"Öyle mi?"
"Öyle. Tehlike altındaki tür ne demek biliyor musun?"
"Hayır." Anna önceleri bilmediği şeyler yüzünden utanıyordu ama artık öğrenmekte utanılacak bir şey olmadığını görmüştü. Ayrıca kimse Kırlangıç Adam'ın bildiği her şeyi bilemezdi.
Kırlangıç Adam, "Tür bir çeşit hayvandır," dedi. "Ve bir türün tehlike altında olması demek şu ya da bu sebepten neredeyse o türden hiç kalmaması demek."
Anna, "Öyle mi?" dedi. Bu, çok üzücüydü. "Bundan hoşlanmadım."
Kırlangıç Adam başını salladı. "Ben de hoşlanmadım. Onun için buradayız. Bu ülkede çok nadir bir kuş var ve o büyük bir tehlike altında. Sadece bir tane kaldı ve ben onu kurtarmak istiyorum. Kurtlar ve ayılar o kuşu bulmayı çok istiyorlar çünkü tadı çok güzel ve sonuncusu olduğu için onu kim yerse çok çok güçlü olacak."
Bu, Anna'ya çok tuhaf ve aynı zamanda çok kişisel bir haksızlık gibi görünmüştü. Kurtların ve ayıların insanlardan nefret etmesini anlıyordu, bu ona doğal bir durum gibi geliyordu, bildiği tüm hikâyelerde vahşi hayvanlar insanların düşmanıydı ancak bir türü tamamen yok etmek...
Anna, "Ama sadece bir tane kalmış!" dedi.
"Bu doğru. Kurtlar ve ayılar kalanların hepsini yediler. Kalan sonuncu kuşun güvende olmasını sağlayacağım."
"Vay canına."
Kırlangıç Adam başını salladı. "Kuşumuzu bulmak her zaman çok kolay değil, oldukça utangaç bir kuş fakat geride bıraktığı izleri biliyorsan onu takip etmek çok da zor değil. Ayılara ve kurtlara göre bizim avantajımız da bu: Onların silahları, dişleri ve pençeleri..."
"Ve silahları." Silahlar, sınırları geçtiğinde Anna'nın özellikle dikkatini çekmişti. Onların ne işe yaradığını tam olarak bilmiyordu ama tehlikeli olduklarını ve her askerin bir tane taşıdığını biliyordu.
Kırlangıç Adam, "Ve silahları," diye onayladı. "Peki, ya bizim silahlarımız? Bizim silahlarımız bilgi, gözlem, sabır ve zaman. Son ikisinden yeterince olduğu sürece silahlarımız her zaman galip gelecektir."
Kırlangıç Adam'ın burada bocalamasının sebebi kontrolü kaybetme korkusudur. Çünkü Anna bu zamana kadar onun emirlerini, kararlarını, rotasını sorgulamamıştı ama artık merak ediyor. "Bizim amacımız ne?" diyor aslında. Bu da Kırlangıç Adam'ı tedirgin ediyor.
Burada gaslighting ve hikâyeleştirme gibi manipülasyonun en tehlikeli türlerini görüyoruz. Aslında bahsettiği ve korumak istediği kuş, Anna.
Kırlangıç Adam'ın bulunduğu taraftan kısa bir iç çekiş duyuldu. Kırlangıç Adam, "Bana neden gittiğini söyle," dedi. Kırlangıç Adam'ın saklandığı karanlık köşe Anna'ya o kadar gergin geliyordu ki yırtılabileceğinden korkuyordu. Bir yerlerden birlikte şarkı söyleyen adamların sesleri duyuluyordu.
Kırlangıç Adam'ın sorusu kaba ve adil olmaktan uzak görünüyordu, tıpkı bir tuzak gibi. Anna'nın nereye gittiğini biliyordu. Eğer bilmiyorsa neden bilmiyordu ki? Onun gibi besleyici her şeyi bulabilen, her türlü tehlikeyi atlatabilen, bir elinde bilgeliği, diğer elinde tehlikeyi taşıyan biri nasıl olur da bilmezdi? Ve eğer tüm bunları biliyorsa o zaman Anna'ya sormasının faydası neydi?
Anna konuşanın Kırlangıç Adam mı, yoksa ılık gece rüzgârının fısıltısı mı olduğundan emin değildi. Tepesinden "Neden?" sözcüğü duyduldu. Kendini kontrol etmeye, sakin olmaya çalıştı ama ağzını açar açmaz gözyaşları ikiye katlandı.
"Neden?" Önce sesi titredi ve sonra hıçkırmaya başladı. "Neden mi? Bildiğini sanıyordum! Çünkü o iyi, kibar ve aptal! Çünkü o tek başına ve korkması gerektiğini bilmiyor! Çünkü o yanımda olmadığında onun yüzünü, göğsünü ve ellerini görebiliyorum! Çünkü o gülmeyi biliyor, Kırlangıç Adam! Çünkü o senin gibi değil!"
Bu kısımlar Anna'nın manipülasyonu fark etmeye başladığı kısımlar. Kırlangıç Adam'ın idealize ettiği kadar mükemmel ve harika olmadığını anlıyor. Bu gerçek ona çok sert bir şekilde çarpıyor.
Kırlangıç Adam açısından ise gizli bir terk edilme korkusu görüyoruz. Eğer gerçekten Anna'yı sevmeseydi, onun için endişelenmeseydi peşinden gitmezdi, değil mi? Ayrıca Anna'nın onun yerine Reb Hirschl'ı tercih etmesinden, onu bırakmasından korkuyor. İşte buradan sonra maskesi biraz çatlamaya başlıyor...
Reb Hirschl ile ilk tanıştıklarında Kırlangıç Adam ondan hiç hoşlanmıyor: Çünkü Reb Hirschl savaş ortamına rağmen kaygısız, neşeli, enerjik ve konuşkan biri. Aslında içten içe Kırlangıç Adam'ın olmak istediği, özendiği, özlediği, kıskandığı kişi. Yine de içten içe seviyor onu.
Kırlangıç Adam zamanla Anna'ya olan sevgisini daha çok gösteriyor, hatta Reb Hirschl'a itiraf ediyor. Reb Hirschl ölüyor ve Anna'yla birlikte yeniden yola koyuluyorlar. Yol boyunca yanında taşıdığı ve sürekli kullandığı ilaçlar bitince hiç olmadığı biri gibi davranıyor, çok soğuk olmasına rağmen aşırı terliyor ve kilo veriyor. En sonunda Anna ilacı bulmak için çabalıyor, parası olmadığı için eczacının tacizine maruz kalıyor. İşte en kızdığım ve beni öfkelendiren sahne burası. Neden böyle bir sahne yazılmak zorundaydı?
En sonunda Kırlangıç Adam, Anna'yı yaşlı bir balıkçıya terk ediyor.
Kırlangıç Adam neden bir Yahudi olmasına rağmen Anna'yı yanına aldı? Çünkü savaşta pek çok insan ve çocuk öldürdü. Anna'ya bakmak onun vicdanını rahatlattı.
Eleştirdiğim ve kesinlikle onaylamadığım kısım, Anna'nın taciz kısmı. Böyle bir şeyin yazılmasına kesinlikle ve kesinlikle gerek yoktu. Artı olarak yazar, çocuk psikolojisini tam olarak iyi işleyemiş aslında. Her ne kadar masalsı bir anlatım öne çıkarılmış olsa da Anna gibi 7 yaşındaki birinin bu kadar dil öğrenmesi mümkün mü? Henüz soyut dönemler dönemine geçmemiş bir birey olarak bu kadar dil öğrenmesi, Kırlangıç Adam'ın metaforik anlatımlarını anlaması, çocuksu meraka tam olarak sahip olmaması, bombalar ve silahlar karşısında ağlamaması normal değil. Taciz kısmında da sanki hiçbir şey yaşamamış gibi geçiştirilmiş.
Ayrıca kitabın sonu da biraz hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim: Kırlangıç Adam Anna'yı çok sevse de manipülasyonlarla kafasına yanlış düşünceler yerleştirdi, amacından saptırdı, hatta ona ilaç alabilmek için tacize uğradı. Bence Anna'nın Kırlangıç Adam'ı bırakıp kendi yoluna dönmesi gerekiyordu.
Yazarın tarzı hakkında da biraz konuşayım: Betimlemeyi az tutup öykülemeyi ön plana çıkarmış. Böylece karakterlerin iç dünyasını daha iyi anlamamızı ve savaşın arka planda kalmasını sağlamış.